10-03-2020 tarihinde eklendi
Kerbela Kahramanı Hz. Zeyneb'in (s.a) Vefatı
Bugün 15 Recep 1441 ( miladi 10 Mart 2020) Resul Ekrem’in (s.a.a) muhterem torunu ve Hz. Fatıma (s.a) ile Hz. Ali'nin (a.s) kızı, Hz. Zeyneb’in (s.a) vefat yıldönümüdür.

Emevi Saltanatını Yerle Bir Eden Kahraman…
 
Hz. Zeyneb (sa)’ten bahsedince akla Kufe ve Şam Geliyor…
 
Kerbela hadisesinden sonra Ali ve Fatıma kızı, Ben-i Haşimin Akiylesi Hz. Zeyneb’in, en acılı günlerini geçirdiği iki yerdir Kufe ve Şam…
 
Ah Kûfe! Hani sen enbiya, evliya yurduydun!
 
Üzerine nasıl bir uğursuzluk çöktü ki, adın vefasızlık ve ihanetle anılır oldu?
 
Kûfe’de Ebul-Beşer Hz. Âdem ve ikinci Ebul-Beşer Hz. Nuh’un mezarı bulunmaktadır. Onların hemen yanı başına Şah-ı evliya Ali Murtaza’nın na’şı defnedilmiştir.
 
İslami erdem ve ilkelerden asla şaşmayan, müminlerin emiri, adalet şehidi imam Ali başkanlığındaki İslam devletinin, başkenti olmuştur Kûfe.
 
İşte insanın beynimde tufanlar koparan, içimi kan ağlatan, kalbini pareleyen, kelimeleri boğazına kilitleyen, gözyaşlarını sel eden, tarihin bu sayfalarıdır.
 
İnsanı üzen Kûfe’nin beş yıllık Ali hükümetine başkent oluşu  ve sonrasında Ali ve evladının uğradıkları bela ve musibetlerdir.
 
Derin üzüntülerin ve gözyaşlarının sebebi de budur.
 
Aşura günü,  Peygamberimizin ağladığı gündür.
 
Ve onun hanedan-ı celilesinin târ-u mâr olduğu,
 
 Gülzar-ı Mustafa’ya, hazan yelinin estiği gündür.
 
Bugün kalbi peygamberle çarpanların, peygamberle ağlayıp onunla gülenlerin, yas günüdür. Muhammed Mustafa yaslıyken, hangi mümininin gönlü şad olabilir?!
 
Evet, o dönem Kûfe’sinde, müminlerin kalbini sızlatıp kanatan hususları yeniden hatırlarsak söyleyeceklerimiz hususlar şunlardır:
 
İslam peygamberinin yetiştirdiği birinci şahsiyet, hiç şüphesiz şah-ı velayet, Haydar-ı Kerrar, Fatih-i Hayber, Sıddıyk-ı Ekber, Aliyy-i Murtaza’dır.
 
Fazilet, Kur’an ölçüsünde iman, ilim, takva, cihat ve adalet olarak gösterilmiştir. Bütün bu özelliklerin imam Ali’de fazlasıyla bulunduğundan kimsenin şüphesi yoktur.
 
Sahih kaynaklar bunu ittifakla kabul etmektedir..
 
Bunun içindir ki Hz. Ali, İmam-ul muttak’iyn emir’ül muminin, Bab-ı Medinet’il- ilm ve Esadullah ünvanlarına sahiptir.
 
Böyle değerli bir imam, bütün Müslümanların oy birliğiyle, hatta zorlamasıyla devletin başına getirilmişti. Ancak onun, hürriyet, adalet ve eşitliği esas alan hükümet programını açıklaması, bazı menfaatçileri rahatsız etmişti.
 
İmam Ali, zalim yöneticiler eliyle adalet dağıtılamayacağı için hükümetinde zalim kadrolara yer verilmeyeceğini bayan etmişti.
 
Bu açıklama, devlet yönetimindeki menfaatçi gurupları da rahatsız etmişti…
 
Bu iki zümreye, İmam Ali’yi öteden beri çekemeyenler ve makam düşkünlerinin de katılmasıyla, İmam Ali güçlü bir muhalefetle karşı karşıya kalmıştı...
 
Muhalifler, kıskançlık ateşi, makam ihtirası ve her türlü menfaat beklentisi içindeydi.
 
 Bu sebepten dolayı muhalefetin İmam Ali’ye karşı tavrı acımasız, anlamsız ve ilkesiz bir düşmanlığa dönüşmüştü.
 
İmam Ali’nin yirmi beş yıldan beri sergilediği ilkeli ve sorumlu muhalefet yerine onlar, ilkesiz, sorumsuz ve sınır tanımaz bir muhalefet modeli ortaya koymuşlardı.
 
Ne yazık ki muhaliflerin düşmanlık duyguları, on binlerce sahabi ve tabiinin kanını akıtacak noktaya ulaşmıştı.
 
İç savaşlarla Hz.Ali’yi öyle meşgul ettiler ki, böylesine kusursuz bir İmam’ın, olağan İslami yönetim modelini tam olarak ortaya koymasını adeta imkânsız kıldılar.
 
Böylece İslam ve  insanlığa çok büyük kötülük ettiler, çok!!!
 
Oysa İmam Ali muhalefetteyken bile askeri, ilmi, siyasal ve sosyal alanlarda hükümete yardımcı olmuş, Müslümanlar arasındaki ihtilaf fitne ve çatışma çıkmaması için, elinden gelen her şeyi yapmıştı.
 
 Ama ne yazık ki o iktidardayken İlkeli, erdemli ve yapıcı bir muhalefetten mahrum kalmıştı.
 
Yürek paralayan, gözyaşını sel eden, Kûfe’de geçen hadiselerdir.
 
Kûfeliler, Sıffıyn savaşında kılıç bırakmakla kalmayıp, imam Ali’nin atadığı hakemi de kabul etmeyerek, özgürlüğü de, eşitliği de, adaleti de, Amr bin As’ın oyunuyla, zalim Emeviler’in eline teslim etmiştir.
 
Kûfeliler, daha sonralar binlerce mektupla imam Hüseyin’i Kûfe’ye davet ettiler. İnsanlık için yeni bir umut doğmuştu…
 
 Kûfeliler, imamın gönderdiği temsilcisi Müslüm bin Akiy’le, biat etmişlerdi. Ne yazık ki biat eden Kûfeliler Yezid tarafından Kûfe valiliğine yeni atanan Ubeydullah bin Ziyad’ın tehditlerine boyun eğerek, imamın amcazadesi olan temsilcisini yalnız bırakıp, ölüme terk ettiler.
 
Böylece umut ışığı, daha doğmadan sönmüştü... Kûfeliler, bu faciadan yaklaşık yirmi yıl önce de Peygamberimizin en büyük torunu olan imam Hasan’ın, iktidarı Muaviye’ye bırakmasına da sebep olmuşlardı.
 
Kûfeliler, bu vefasızlık ve ihanetleriyle insanlığın istikbaline de, tarihine de yazık etmekle kalmayıp, yüreğimize de kıyamete kadar sönmeyecek bir kor ateş bıraktılar.
 
Evet, kan olup kalbimizde kaynayan, sel olup gözlerimizden akan, tarihin en derin kederidir Kerbela!..
 
Hz. Zeyneb ise bunun canlı ve en güvenilir tanığıdır. Zaten İmam Hüseyin (as)’da bunun için onları da yanında götürmüştü.
 
Kerbela deyince ilk akla gelen, hiç şüphesiz, Hüseyin’in yanında sevgili bacısı Zeynep’tir.
 
Elbette her kardeş, öz kardeşini sever. Ama Hüseyin’le Zeynep’in, birbirine sevgisi hiç kimseyle kıyaslanamaz. İki kardeşten öte, birbirinin, adeta canıydı, ruhuydu onlar.
 
Onları birbirine bu denli bağlayan belki de ortak kaderleriydi..
 
Gal-u belada hiçbir enbiya’nın yaşamaya cesaret edemediği bu imtihanı hiç çekinmeden kabul eden Hz. Hüseyin ve Hz. Zeyneb’in Kerbela destanıydı.   
 
Onlar, biri erkeklere, biri bayanlara, zalime karşı verilecek özgürlük, adalet ve eşitlik savaşının, ölçülü, ilkeli ve kusursuz örneğini sunacaklardı.
 
Onları ölümsüzleştiren ve unutulmaz kılan da bu özellikleriydi…
 
Hz. Zeyneb, yani peygamber çiçeğinin, hayatında mutlu geçen yaklaşık beşer yıllık, iki küçük dilim olmuştur. Birinci beş yıllık dilim, dedesi Peygamberin kucağında,  Ali ve Fatıma
 
Ocağında ve ağabeyleri Hasan’la Hüseyin’in yanında, saadetle geçirdiği çocukluk yıllarıdır.
 
Ah! Ne mutlu ve kutlu yıllardı, Zeynep için o yıllar.
 
Ama ne yazık ki uzun sürmedi…
 
Daha beş yaşındayken sevgili dedesi Hz. Peygamberi ve takva, iffet ve ismet timsali, bütün hanımların hanımefendisi olan annesi Hz. Fatıma’yı kaybetmesiyle, mutluluk sona ermiş, yirmi beş yıllık acı ve keder dönemi başlamıştı.
 
Ta ki babası Emir”ül- Müminiyn Ali’nin ittifakla devletin başına getirilip, sonra da Kûfe’yi başkent yaparak, bütün aile efradıyla birlikte oraya taşındıkları zamana kadar…
 
Burada, beş yıl süren babasının adil hükümeti dönemi, Zeynep’in en mutlu yılları olmuştu.
 
Kûfe, Zeynep’i iki defa karşıladı…
 
Kûfe’ye Zeynep’in ilk gelişi muhteşem olmuştu. Zeynep Kûfe’de coşkuyla, başına güller, yoluna çiçekler serpilerek karşılanmış, Kûfe’li kadınların dertlerine çare, sorunlarına çözüm üretmişti.
 
Onlara ilim, irfan öğretmiş, mutlu ve müreffeh yaşamalarına destek olmuştu.
 
Zaten Ali hükümetinde hukuk ve fırsatta eşitlik, fikir ve beyanda özgürlük, hak ediş ve paylaşımda adalet, herkesin can, mal ve namus güvenliği ve insanca yaşayabileceği asgari geçim imkânı, devlet güvencesindeydi. Mahrum ve mazlumların derdine derman olmak Zeynep’i mutlu ediyordu.
 
Ama bu mutluluk uzun sürmedi. Bir yandan Emevilerin iktidara ulaşmak için hile, desise, gasp ve cinayet de dâhil her yolu mubah sayan anlayışı bir yandan Kûfelilerin vefasızlık ve itaatsizlikleri, adaletin de, hürriyetin de, eşitliğin de sonunu getirmişti.
 
Böylece Zeynep’ten Kûfe’ye, ordan da bütün İslam âlemine meltem gibi yayılan aydınlık ve saadetin de sonu gelmişti. İktidar, imamet, velayet ve hilafet sisteminden çıkmış, zalimlerin saltanat sistemine dönüşmüştü.
 
Kûfe, İslam âlemi için zulüm, kan ve gözyaşı dolu kara günler başlamıştı. 
 
Yirmi yıllık Muaviye saltanatı, Peygamber hanedanına küfretmeyi alışkanlık haline getirmenin İslam kurallarını ayaklar altın almanın yanında, nice mûmin, sahabi ve tabiinin kanının vebaline girmişti. Muaviye, bu yetmezmiş gibi hayatının son cinayetini de zalim ve dengesiz oğlu Yezid’i Müslümanların başına musallat ederek işlemişti.
 
Yezid, üç senelik iktidarını İslam’ın en mukaddes üç değerini yok etmeye çalışmakla geçirdi. Önce Peygamber evlatlarını kundaktaki bebeğine kadar katledip, pâk kanlarıyla Kerbela Çölü’nü kızıla boyadı.
 
Sonra, Peygamber’in Medine’sini işgal edip, Peygamber’in mezarını ashabının kanıyla boyadı
 
Ve ashabın namusları da dâhil, her şeylerini üç gün boyunca askerlerine mubah etti.
 
 Bunun akabinde de, Müslümanların kıblesi olan Kâbe’yi yakıp yıktı.
 
İslam ve Müslümanlara karşı işlediği ihanet, hıyanet ve cinayetlerin daha fazlasına ömrü yetmedi.
 
Ve Yezid, yatağında kömürleşerek ölmüş bir halde bulundu.
 
Evet, çok kısa özetlediğimiz bu üç hadisenin her birinde yüzlerce, binlerce tüyleri ürperten, kanları donduran cinayetler var; ama ben burada Zeynep’i iki defa karşılayan Kûfe’den bahsedeceğim.
 
 Kûfeliler, Muaviye’nin öldüğünü, yerine Yezid’in geçtiğini biliyorlardı.
 
Yezid, Hüseyin’den ya kendisine biat etmesini, yani onun zalim ve cani yönetimini onaylamasını ya da canından vaz geçmesini istiyordu.
 
Ne yazık ki birçok yanlış ezber vardır. Bana göre o yanlış ezberlerden birisi de budur.  Ya biat, ya kelle seçeneklerinin her ikisi de Yezid’in berbat seçimiydi. Bunların hiç birisi İmam Hüseyin’in seçimi değildi. Onun içindir ki İmam Hüseyin, Medine’yi gizlice terk ederek Mekke’ye sığındı.
 
Emevilerin temsil ettiği cahiliye töreleri de, Haşimiler’in temsil ettiği Kur’ani yasalar da Mekke’de kan akıtmayı kesinlikle yasaklıyordu.  Ama hiçbir kurala uymayan Yezid, Amr bin Said komutasında bir terör çetesini oraya gönderince, Allah’ın Evi’ne kan lekesi düşmesin diye İmam Hüseyin Mekke’yi de terk etti. Bu arada, İslam ve insanlığın kurtuluşunun onun Kûfe’ye gidişinde olduğunu belirten binlerce Kûfeliden mektup aldı. Artık İmam Hüseyin için Kûfe’ye gitmek tarihi bir sorumluluk ve İslami bir fariza haline gelmişti.
 
Başta Zeynep olmak üzere, İmam Hüseyin’in bütün hanedanıyla Kûfe yolunda ilerlemesi, Kûfelileri heyecan ve sevince boğmuştu.
 
Özellikle Kûfe’li bayanlar Zeynep’in bu ikinci gelişini sabırsızca bekliyorlardı. Zeynep’le dünya onlar için çok daha güzeldi. O, Zehra naibesiydi. Peygamber, Ali ve Zehra talim ve terbiyesi almış, yeryüzünde İslam’ı en iyi bilen ve yaşayan bir hanımefendiydi.
 
Bir akşam vakti, bu kutlu kafileyi beklerken, yüzleri nikaplı bir kafileyi görünce, çok sevinip coşkulu tezahüratta bulunmuşlardı. Oysa bu gelenler, Yezid’in yeni Kûfe valisi Ubeydullah İbn-i Ziyad ve avenesiydi. Bunu İbni Ziyad, yüzünden nikabı indirince anladılar. Şok olmuş, efsunlanmışlardı adeta. İbni Ziyad Kûfe halkına Şam ordularının Kûfe’yi kuşattıklarını söyleyerek onları korkutur. Kendisine itaat edenlerin affedilip, mükâfatlandırılacaklarını, karşı gelenlerin ise öldürüleceklerini, mallarının yağmalanıp, kadınlarının cariye olarak alınacağını ve evlerinin yıkılıp yakılacağını bildirir.
 
Bunları duyan Kufe ekâbiri, İbn-i Ziyad’a yaranmak için sadakat yarışına girenler böylece, artık İbn-i Ziyad’ın emrine girip, ona hizmet etmeye başlarlar.
 
İbn-i Ziyad Kûfelilere, önce İmam’ın Kûfe’de bulunan temsilcisi Müslim bin Akîl ve diğer adamlarını şehit ettirir. Sonra da onları topyekûn kendi İmamlarını öldürmek üzere Kerbela’ya gönderir. Ve olanlar oldu…
 
Böylece Enbiya ve Evliya yurdu Kûfe, vefasızlıkla anılır oldu. Şimdi, Peygamber kerimesi, Zehra naibesi, Haydar’ı Kerrar kızı, Hüseyin’in bacısı, Alemdar Abbas’ın ablası, akîle-i beni Haşim, yeryüzünün en kahraman kadını Zeynep-i Kûbra’yı kufeliler başlarına kül serperek, taşlayarak, hariciler diye üzerlerine haykırarak karşıladılar…
 
Hz. Zeyneb bu hali görünce bir hutbe irad etti. Bu hutbe adeta beyinlerde bir deprem etkisi yapmıştı. Halk ağlaşıyordu.
 
 İşte o hutbe..
 
Hamd, Allah’a ve salâvat babam Muhammed’e lı Ehl-i Beytine olsun.                                       
 
Ey Kûfe halkı!
 
Siz ey hile ve ihanet ehli!
 
Siz mi bize ağlıyorsunuz?!
 
Gözyaşınız durmasın ve iniltiniz dinmesin!
 
Sizler, sıkıca dokuduğunu yeniden çözen kadınlar gibisiniz!
 
İslam peygamberi ve onun hanedanına, iman bağıyla bağlandıktan sonra, dünya malına satılıp, o iman bağını çözdünüz.
 
Sizlerde, kin, ayıp, döneklik, yapmacık cariye cilvesi ve düşmanca davranıştan, başka haslet bulunur mu?
 
Sizler, çöplükte bitmiş, bir şeye yaramaz, faydasız otlar gibisiniz.
 
Ya da, içinde kokuşmuş cesetler bulunan, kabirleri süsleyen taşlara benziyorsunuz.
 
Dışınız insan görünümünde, ama içiniz kokuşmuş sizin.
 
Şimdi de ağlayıp sızlıyorsunuz he mi?!
 
Evet, evet, artık çok ağlayıp az gülün.
 
Yemin olsun ki siz, öyle bir ayıp ve çirkeflikle lekelendiniz ki, asla hiç bir yıkamayla alnınıza yapışan o kara lekeyi silemeyeceksiniz.
 
Nübüvvet hatemi ve risalet madeninin oğlunu öldürdünüz.
 
Cennet gençlerinin, efendisini öldürdünüz.
 
Sıkıntıda başvurduğunuz, beladan korktuğunuzda sığındığınız, yolunuzu aydınlatan, size yol yordam öğreten insanı öldürdünüz.
 
Ey Kûfe Halkı! Bu ârı, bu ayıbı, bu kara lekeyi, nasıl temizleyeceksiniz?
 
Biliniz ki çok kötü bir vebal yüklendiniz!
 
Kahrolun, emeğiniz hiç olsun, eliniz kırılsın.
 
Zalimle ittifakınız, size hüsran olacaktır.
 
Allah’ın gazabına uğradınız.
 
Size zillet ve meskenet mührü vuruldu.
 
Yazıklar olsun size Kûfeliler!
 
Biliyor musunuz, Resulullah’ın ciğerini nasıl parelediniz?
 
Peygamber kız ve gelinlerinin hicabını, nasıl bir küstahlıkla çekip aldınız.
 
Peygamberin hürmetini, nasıl da ayaklar altına aldınız.
 
Bilmez misiniz ki Kerbela’da pervasızca akıttığınız kan, aslında peygamberin kanıydı?!
 
Kara bir günün ortasında, kan emiciler gibi kondunuz, peygamberin o öptüğü boğaza.
 
Günahınız yeri kuşatacak, gökleri dolduracak kadar büyüktür.
 
Gökler, başınıza kan yağdırdı. Siz bundan hayret ve dehşete düştünüz değil mi?
 
Ama bilmelisiniz ki, ahiret azabı daha korkunç, daha alçaltıcı olacaktır.
 
Orada kendinize yardım edecek birini bulamayacaksınız.
 
Azab konusunda verilen mühlet, sizi mutlu etmesin. Allah, ne hızlı cezalandırmaktan hicap duyar, ne de intikam gecikince, fırsatın kaçacağı endişesine kapılır.
 
Zalimler, Allah’a yakalanmaktan, asla kaçıp kurtulamazlar.
 
 
 
Hz. Zeyneb Yezid’in kufe valisi İbn-i Ziyad’ın sarayına getirdiklerinde de, İbn-i Ziyad, Zeynep’in kalbini ezip, bunaltarak küçük düşürmek istiyordu, ama Zeynep onun karşısında ezilmemiş, bir onur abidesi gibi dimdik duruyordu.
 
İbn-i Ziyad’ın oyununu bozmuş, daha baştan onu şaşkına döndürmüştü.
 
Ama İbn-i Ziyad’ın çirkeflikleri karşısında bu direnci sonuna kadar sürdürmüştü.
 
 İbn-i Ziyad’ın İmam Hüseyin (as) mübarek başına ve peygamberin öptüğü dudaklarına  hayzeran çubuğuyla vurduğunda da direncini asla kaybetmedi.
 
 En yiğit erkek bile bu şartlar altında bu kadar dik duramazdı.
 
Ama ne kadar dayanabilirdi ki?
 
İnsan direncinin de bir sınırı vardı.
 
 İbni Ziyat o sınırı da zorluyordu.
 
 Ama görüldü ki, kalbi dağlı, kolu bağlı iken bile,
 
“Hür ve onurlu duruşun, adıdır Zeyneb”
 
İbn-i Ziyad çubukla Hüseyin’in başına vuruyor ve Zeyneb’in dikkatini çubuğunun altındaki aziz Hüseyin’in küle bulanmış mübarek başına çekerek, kalbini ezip, direncini kırmak istiyordu.           
 
İbn-i Ziyad şöyle söyledi; Allah’ın kardeşini düşürdüğü hale bak.                                    
 
Nasıl görüyorsun?
 
Hz. Zeyneb hiç beklemediği bir cevap verdi, “Güzellikten başka bir şey görmedim…”
 
Zalimin tahtını sallayacak, çok temiz kanlar gerekiyordu.
 
Dünya var oldukça zalimin karşısına dikilecek yiğitlere, örnek olsun diye.
 
En asil kan, Hüseyin ve yarenindeydi.
 
Onlar bir ekipti, bu şerefli göreve layık olan.
 
Bu uğurda en şerefli görevi, şehadeti, onlara yazdı.
 
Korkmadılar ölümden, yürüdüler… Kerbela’ya… Yiğitçe… Ölümün üzerine..
 
Ama bu iş, burada bitmedi, Allah seni onlarla yüzleştirecek, yargılanıp sorgulanacaksınız.
 
Ama sen! Kesinlikle, sanık mevkiinde, tevkif edileceksin…
 
Orası için cevap hazırla!
 
Ama bu büyük cinayetin hesabını,
 
 Sen nasıl vereceksin ?..
 
 Kahrolasıca !... Mercane’nin oğlu!
 
Sarayda şok etkisi yaratan bu söz, İbn-i Ziyad’ın nesebini ortaya koymuştu.
 
Zeyneb komutasındaki esirler, Şam’a yani İslam’ın eğilip büküldüğü Muaviye’nin yeşil sarayına getirildiklerinde de durum değişmedi. Yezid sinmiş, korkmuş, korkudan dili tutulmuş bir hanım beklerken, bir onur abidesini karşısında görünce şaşkına dönmüştü.
 
Zeyneb bir kere daha babası Haydar-ı Kerrar gibi gürledi.
 
Her şeye kadir olan Allah’ın adıyla!
 
Allah’ın rahmeti dedem Hatemin nebiyyin üzerine olsun!
 
Şeytan kötülük edenler ve Allah’ın ayetlerini gizleyip küçümseyenlerle beraberdir..
 
Ey özgür insanlar; Peygamber kızlarının zincire vurulması, kapı kapı pazar yerlerinde dolaştırılması sizce adalet midir?..
 
Yezid kibirlendi ve Allah’a karşı geldi. Bu şaşılacak bir şey değildir. Anası da şehid Hamza’nın ciğerini çiğneyip yemişti. Peygamber dedeme karşı ordu toplayıp kılıç çeken adamdır. O’nun atasıdır. O hala Bedrin intikamıyla yanıp tutuşmaktadır.
 
Muaviye’nin oğlu ve yandaşları, pek yakında göreceklerdir. Esir kimdir? Bedbaht olan..
 Kimsesiz kalan kimdir? Kimin akıbeti hüsrandır? Tarih hükmünü verecektir..
 
 Bizim yürüyüşümüz hakladır..
 
Yolumuzda Kerbela da olsa, Yezid bir değil, bin bela olsa korkup dönen namerttir!
 
Yezid onları serbest bırakmak zorunda kalmıştı.
 
Hz. Zeyneb olup bitenden herkesin haberdar olmasını sağlamıştı.
 
Sonrasında ağlamalarına bile izin verilmeyen gam Kervanı Kerbela’ya gelmiş ve oradan da Cetlerinin Medine’sine gitmişlerdi.
 
Hz. Zeynep Medine’de rahatsızlandı, ağaran saçları ve bükülen beli onu iyice çökertmişti. Tabipler onu daha havadar ve sefalı bir yere götürmelerini önerdiler.
 
O sefalı yerde o zamanlar Şam’dı. Ancak Zeyneb için öyle miydi!?
 
Hz. Zeyneb’in burada geçirdiği günler de onu huzura kavuşturmadı, bilakis acılarını tazeledi.
 
Ve sonrasında Kardeşi İmam Hüseyin’in emaneti olan nazıl Rukayye’yi Şam’ın kenar harabesinde defnedip gittiği yerin yakınlarında, kalbinin üzerinden hiç ayırmadığı İmam Hüseyin’in ana yadigarı gömleğini çıkararak, yüzünü Kerbela’ya çevirip Hüseyin.. Diye haykırarak bu fani dünyaya gözlerini yumdu. Selam olsun Hz. Zeynebe, dedesine, babasına, annesine, kardeşlerine ve onu sevenlere…
http://caferider.com.tr/kerbela-kahramani-hz--zeyneb-in-s-a-vefati_h24337.html