Ana Sayfa İç Gündem Ülke Gündemi Dünya Gündemi Kütüphane Etkinlik Kültür -Sanat- Bilim Haber - Analiz Caferider
Hz. Ali (a.s)'ın Yüce Şahsiyeti -4-
Abdullah Turan

Sünnet Açısından Hz. Ali (a.s)'ın Yüce Şahsiyeti
İlahi vahyin ikinci kaynağı olan sünnete gelince, “Hz. Ali'nin yüce şahsiyeti ve Allah ve Resulü katındaki üstün makam ve seçkinliğine dair Şia ve Ehlisünnet kaynaklarında yer alan hadisler, sayılmayacak kadar faz-ladır” dersek, mübalağa etmiş olmayız. Genellikle mütavatir nakillerle gelen bu hadislere kısaca bir göz attığımızda, göze çarpan en önemli hususun, Allah Resulü'nün nübüvvet makamı hariç, kendileri hakkında beyan buyurdukları her makam, fazilet ve üstünlükte mutlaka Hz. Ali (a.s)'ı da kendisine ortak ederek, o hazretin Allah katında kendisinden sonra gelen en seçkin şahsiyet olduğunu vurguladığını görmekteyiz.
Fakat böylesi kısa bir makalede bu hadisleri detaylı olarak incelememiz, olası değildir. Dolayısıyla bu hadislerden bazı seçmeler sunarken, araştırmacı kardeşlere daha detaylı bilgi için ilgili geniş kaynaklara baş-vurmalarını tavsiye ediyoruz.

1- Hz. Resul ve Hz. Ali Ayni Nurdan Yaratılmışlardır
Allah Resulünden insanların yaratılışıyla ilgili gelen hadislerde, kendi-sinin ve Hz. Ali'nin yaratılışın ilk başından itibaren diğer insanlardan ay-rıldıklarını ve bu açıdan diğer insanlara karşı büyük bir üstünlük ve yüce-liğe sahip olduklarını bildirildiğini görmekteyiz. Buna dair hadisler Ehli-beyt kaynaklarında mütavatir olarak yer alırken, Ehlisünnet kaynaklarında da azımsanamayacak sayıda hadis rivayet edilmiştir. Farklı tabirlerle nak-ledilen bu hadislerin içinden örnek olarak sadece Ehlisünnet âlimlerince de rivayet edilen iki hadise burada yer veriyoruz:
a) Selman-i Farsi, Allah Resulünün şöyle buyurduklarını naklediyor: "Ben ve Ali, Âdem'in yaratılmasından dört bin yıl önce, bir nur olarak Al-lah'ın katında idik. Allah Âdem'i yaratınca bu nuru iki bölüme ayırdı ve Âdem'in sulbünde yerleştirerek yeryüzüne indirdi. Sonra bu nuru Nuh'un sulbünde gemide taşıdı sonra onu İbrahim'in sulbüne aktardı. İşte o nurun bir bölümü benim, diğer bölümü ise Ali'dir. Dolayısıyla biz nerede olursak olalım Hakkın nuru bizimledir."   
b) Yine Selman-i Farsi, Allah Resulünün şöyle buyurduklarını nakle-diyor: "Ben ve Ali Âdem'in yaratılmasından on dört bin yıl önce Allah Azze ve Celle'nin katında Allah'i tesbip ve takdis eden bir nur idik ve Abdul Muttalib'in sulbünde ayrılıncaya kadar devamlı olarak birlikte ola geldik, dolayısıyla nübüvvet bende, hilafet ise Ali'de var edildi."  
Bu ve benzer içerikli diğer hadisler, Allah Resulü ve Hz. Ali'nin, yara-tılışlarının ilk başından itibaren özel ilahi inayet altında olduklarını ve Al-lah katındaki seçkinliklerinin ilk yaratılışlarından itibaren başladığını açık-ça bildirmektedir. Bu konuyla ilgili, özellikle de irfan boyutuyla ilgili söy-lenecek çok söz var. Ancak burada bu kadarıyla yetiniyor ve bu konuda daha geniş bilgi edinmek isteyenleri, özellikle büyük İslam ariflerinin ko-nuyla ilgili tespit ve açıklamalarına başvurmalarını tavsiye ediyoruz.

2- Hz. Ali (a.s) Kâbe'de Doğmuştur
Hz. Ali'nin, otuzuncu Fil yılında, Recep ayının 13. gününde Kâbe'nin içinde gözlerini dünyaya açması, yüce Allah'ın Hz. Ali’ye tanımış olduğu çok özel bir ayrıcalık ve kendisine vermiş olduğu büyük bir nimattir. Bu ayrıcalık tarih boyunca günümüze dek Hz. Ali dışında hiç kimseye tanın-mamıştır.  
Hz. Ali'nin Kâbe'nin içinde doğmuş olması, Ehlibeyt kaynaklarında mütavatir rivayetlerle nakledilirken, birçok Ehlisünnet ulaması da bu olayın şüphelere yer bırakmayacak bir şöhretle rivayet edildiğini açıkça bil-dirmişlerdir. Örneğin Ehlisünnetin önde gelen ilmi şahsiyetlerinden olan Hâkim Nişaburi şöyle diyor: "Fatime Binti Esed'in, Emirü'l-Mümin Ali keremallü vechehü'yu Kâbe'nin içinde dünyaya getirdiğine dair rivayetler mütavatirdir."
Yine Ehlisünnetin önde gelen müfessirlerinden Şehabüddin Alusi, Ab-dulbaki Amri'nin şiirlerinin şerhinde yazmış olduğu Haridetü'l-Ğaybiyye adli kitabında Şairin: "Sen yüceler yücesi olan Ali'sin Mekke'nin içinde Kâbe'nin yanında dünyaya gelmişsin" şeklindeki şiirin şerhinde şöyle ya-zıyor: "Emirü'l-Mümin Ali kerramallhü vecheh'in Kâbe'de doğmuş olduğu, herkesçe bilinen bir olaydır. Bu olay her iki fırka, Sünni ve Şia kaynakla-rında yer almıştır."
Yine Ehlisünnetin önde gelen âlimlerinden hafız el-Genci el-Şafii şöyle yazıyor: "Emirü'l-Müminin Ali, Mekke'de Allah'in evinde Cuma gününde Recep ayının on üçüncü gününde otuzuncu Fiil yılında dünyaya gelmiştir. Ne ondan önce ne de ondan sonra onun dışınds hiçkimse Allah'ın evinde doğmamıştır. Bu ona has bir meziyet ve fazilettir."  
Evet, o hazretin Kâbe'nin içinde dünyaya gelmiş olması, şüphe götür-meyecek kadar meşhur bir olaydır ve her iki fırka tarafından nakledilmiştir. Bu ise, o hazretin, ilk baştan itibaren Allah Teâlâ'nın özel inayetine mazhar olan seçkin kullarından olduğunun başka bir açık kanıtıdır.

3- Hz. Ali (a.s) İlk İman Eden Kişidir
Hz. Ali (a.s)'ı Allah Teâlâ'nın seçkin kullarından kılan bir diğer özelliği ise o hazretin Allah Resulü gibi asla puta tapmaması ve Allah Resulünün risaletine iman getiren ilk kişi olmasıdır. Bu nedenle Allah Resulü o hazretin bu özelliğini defalarca vurgulamıştır ve o hazreti kendisinin kar-deşi ve vasisi olarak İslam ümmetine tanıtmıştır. Bunu ifade eden birçok hadis-i şerifin içinden bir kaçını seçerek aşağıda aktarıyorum.
1- Ebuzer şöyle rivayet ediyor: Allah Resulü Hz. Ali'ye hitaben şöyle buyurdular: "Sen bana ilk iman edip beni ilk doğrulayan kişisin, kıyamet gününde benimle ilk tokalaşan kişi de sen olacaksın, sen büyük doğru ko-nuşan kişisin, sen hakla batılı ayıran kişisin, sen müminlerin komutanısın, sen benim kardeşim, ailemde halifem ve kendimden sonra bıraktığım en hayırlı kimsesin, sen benim borçlarımı ödeyecek olan kişisin, sen benim vaadlerimi yerine getirecek olan kişisin."     
2- Yine Allah Resulü şöyle buyurmuşlardır: "Ali, benimle ilk namaz kı-lan kimsedir."
3- Yine Allah Resulü şöyle buyurmuşlardır: "Kimse Müslüman değil-ken, melekler yedi yıl boyunca yalnızca bana ve Ali'ye salâvat getirdiler. Çünkü yalnızca namaz kılan kişiler bizdik ve bizimle beraber namaz kılan başka hiç kimse yoktu."
4- Hz. Ali ise şöyle buyurmuşlardır: "En büyük doğru konuşan kişi be-nim, ilk hakla batılı ayıran benim, herkesten önce ben Müslüman oldum, herkesten önce ben namaz kıldım."  
5- Yine o hazret şöyle buyurmuşlardır: "Ben Allah'ın kulu, Allah Resu-lünün kardeşiyim, en büyük doğru konuşan kişi benim, benden başka kim böyle bir şey söylerse, o iftiracı ve yalancıdır. Ben Allah Resulüyle birlikte insanların namaz kılmasından yedi yıl önce namaz kıldım, Allah Resulüyle birlikte ilk namaz kılan kimse benim."  
4- Hz. Ali (a.s) Peygamberlerin Bütün Faziletlerine Sahiptir
Allah Resulünün, Hz. Ali (a.s)'ın geçmiş peygamberlerin sahip olduğu bütün faziletlere sahip olduğunu açıklayan hadisleri, o hazretin seçkinliğini ve Allah katındaki üstün makamını gözler önüne seren başka bir ilahi bil-dirim belgesini teşkil etmektedir. Bu yöndeki çeşitli içerikli hadisler, Ehli-beyt kaynaklarında mütavatir olarak yer alırken, Ehlisünnet kaynaklarında da yine çeşitli tabirlerle azımsanamayacak miktarda nakedilmiştir. Burada örnek olarak Ehlisünnet kaynaklarında yer alan sadece iki hadis’e işaret etmekle yetiniyoruz.
1- Abdullah bin Abbas şöyle naklediyor: Allah Resulü bir grup ashabıyla birlikte oturuyorlardı, bu esnada Ali geldi ve bunun üzerine Allah Resulü şöyle buyurdular: "Kim Âdem'i ilmi açısından, Nuh'u hikmeti açısından ve İbrahim'i hilmi açısından görmek istiyorsa, şu Ali bin Ebu Talib'e baksın."  
2- Beyhaki Fezailü'-Sahabe adlı kitabında Allah Resulünün şöyle buyurduk-larını rivayet ediyor: "Kim, Âdem'i ilmi açısından, Nuh'u takvası açısından, İbrahim'i Hilmi açısından, Musa'yı heybeti açısından ve İsa'yi ibadeti açısından görmek istiyorsa, Ali bin Ebu Talib'e baksın."  
5- Hz. Ali (a.s)’ın, Allah Resulüne olan yakınlığı Harun’un Hz. Musa'ya olan yakınlığı gibidir.
Ehlisünnet ve Ehlibeyt kaynaklarında mütavatir olarak nakledilip "Menzilet Hadisi" olarak bilinen Allah Resulü'nün, Hz. Ali hakkındaki: "Sen bana oranla Harun'un Musa'ya oranla sahip olduğu makam’a sahip-sin, ancak benden sonra peygamber gelmeyecektir"  buyrukları, Hz Ali’nin Allah katındaki üstün makam ve seçkinliğini ortaya koyan diğer bir ilahi senettir.

Bu hadis, Hz. Ali (a.s)'ın, Hz. Harun gibi, Allah'ın seçkin kullarından birisi olduğunu ve Allah Resulünden sonraki İslam dinin ikinci şahsiyeti olduğunu açıkça ifade etmektedir.
Yine Allah Resulünün, yalnızca nübüvvet makamını istisna ederek, Hz. Ali'nin kendisine oranla Harun'un Musa'ya oranla sahip olduğu makamın aynısına sahip olduğunu bildirmesi,  Hz. Ali'nin, Allah Resulüne oranla nübüvvet makamı dışında, Harun'un Hz. Musa'ya oranla taşıdığı mevkinin tamamına sahip olduğunu şüphe götürmeyecek şekilde ortaya koymuştur.  
Hz. Harun'un Hz. Musa'ya oranla sahip olduğu makama gelince, Kur'an-ı Kerim, Hz. Harun'un Hz. Musa'nın veziri, yardımcısı ve işlerinin ortağı olduğunu belirterek, Hz. Musa'nın ümmetine, Hz. Musa'ya itaat etmenin farz olduğu gibi, Hz. Harun'a da itaat etmenin farz olduğunu açıklamıştır.

Allah Teâlâ Tur-i Sina'da Hz. Musa (a.s)'a: "Firavun'a git, doğrusu o azmıştır"  emrini verdiğinde, o Hazret Hak Teâlâ'dan: "Rabbim! Göğsü-mü genişlet, işimi kolaylaştır, dilimin düğümünü çöz ki, sözümü iyi an-lasınlar. Ailemden kardeşim Harun'u bana vezir yap, beni onunla des-tekle, onu görevimde ortak kıl ki, Seni daha çok tespih edelim ve çokça analım. Şüphesiz Sen bizi görmektesin"  isteğinde bulunuyor. Hak Teâlâ da: "Ey Musa! İstediğin sana verildi"  buyurarak, Hz. Musa (a.s)'ın dua-sına icabet ettiğini belirtmiştir.
O halde Hz. Harun, Hz. Musa (a.s)'ın veziri, görev arkadaşı ve yardımcı-sıdır. Hz. Resulullah’ın, peygamberlik dışında, Hz. Ali (a.s)'ın de aynı mevkiye sahip olduğunu beyan buyurması,

Hz. Ali (a.s)'ın Allah Resulünün veziri, görev arkadaşı ve yardımcısı olduğunu net olarak ortaya koymakta-dır. Bu ise o hazretin normal halktan ayrıldığını ve Allah'ın seçkin kıldığı kullarından birisi olduğunu açıkça gözler önüne sermektedir.

6- Hz. Ali (a.s), Allah Resulünün Kardeşidir
Allah Resulü'nün Hz. Ali'yi kendi kardeşi olarak seçmesi ve Hz Ali’yi ashabına: "Bu benim kardeşimdir" şeklinde takdim etmesi, o hazretin Allah Teâlâ'nın seçkin kıldığı kullarından birisi olduğunu doğrulayan başka bir ilahi vahiy belgesidir.
Bilindiği üzere Allah Resulü, biri Mekke'de ve diğeri hicretten sonra Medine'de olmak üzere, ashabı arasında iki defa kardeşlik merasimi düzen-lemiştir.
Birinci kardeşlik merasimi, daha sonra “muhacirler” olarak adlandırılan ilk Müslümanlar arasında yapılmıştır. İkinci kardeşlik merasimi ise, muha-cirlerle ensar arasında gerçekleştirilmiştir.
Birinci kardeşlik merasiminde Ebu Bekir ile Ömer ve Osman ile Abdurrahman bin Avf kardeş ilan edilirken, ikinci kardeşlik merasiminde Ebu Bekir ile Harice bin Zeyd ve Ömer ile Utban bin Malik arasında kardeşlik kurulmuştur. Ama her iki kardeşlik merasiminde de Hz. Resulullah Hz. Ali'yi kendi kardeşi olarak ilan etmiştir ve: "Ey Ali! Sen dünya ve ahirette benim kardeşimsin"   buyurmuşlardır.
Allah Resulünün Hz. Ali'ye karşı kardeş tabirini kullanması, sadece kardeşlik merasiminin yapıldığı bu iki olayla sınırlı değildir, aksine defalarca Allah Resulünün Hz. Ali'ye kardeşim diye hitap ettiğini görmekteyiz.
Bunlardan biri de "Yakın akrabalarını uyar" ayeti inip de Allah Resulünün akrabaları arasında risaletini ilan etmekle yükümlü kılındığı sırada gerçekleşmiştir. Bu hadisede de Hz. Ali dışında hiç kimsenin o hazretin risaletine iman etmemesi üzerine, Allah Resulünün; "İşte bu benim kardeşim, vasim ve halifemdir. Onu dinleyin ve ona itaat edin" diye buyurduklarını görmekteyiz.  
Yine Hz. Ali ile Hz. Fatime'nin evlenmesi olayında Allah Resulünün Hz. Ali'ye karşı aynı tabiri kullandığına şahit oluyoruz. Nitekim bir hadiste şöyle yer alıyor: "Bir gün Allah Resulü sevinçli olarak evinden çıkıp ashabının yanına gelince, Abdurrahman bin Avf, Allah Resulüne kendisinin bu sevinç nedenini sordu. Bunun üzerine Resulullah şöyle buyurdular: "Rabbimden bana kardeşim ve amcaoğlum ile kızım hakkında bir müjde geldi; Allah Teâlâ Fatime'yi Ali'ye nikâhlamıştır, sevincim bu yüzdendir."  
Yine, Hz. Resulullah defalarca Hz. Ali (a.s)'a işaret ederek: "Bu benim kardeşim, amcaoğlum, damadım ve çocuklarımın babasıdır" buyurmuşlar-dır.  
Yine, Hz. Resulullah Hz. Ali'ye vasiyet ederek: "Ey Ali! Sen benim kardeşim ve vezirimsin. Sen benim borçlarımı ödeyeceksin ve vaatlerimi yerine getirerek boynumdaki yükümlülüğü kaldıracaksın..." buyurmuşlar-dır.  
Yine, diğer bir hadiste şöyle yer alıyor: Hz. Ali'nin Allah Resulünün hic-reti esnasında o hazretin yatağında yattığı gecede Hak Teâlâ Cebrail ile Mi-kail'e; "Ben sizi kardeş kıldım ve birinizin ömrünü diğerinden uzun kıl-dım, şimdi hanginiz kendi ömrünü kardeşine bağışlamak ister" şeklinde vahyeder. Fakat onların her ikisi de yaşamayı tercih eder ve ömrünü arkada-şına kardeşine bağışlamaz.
Bunun üzerine, Hak Teâlâ onlara: "Neden siz Ali gibi olamadınız! Ben onunla resulüm Muhammed'i kardeş kıldım. Ali onun yaşamasını sağ-lamak için kendi canını ona feda ederek onun yatağında yatmıştır. Öy-leyse dünyaya inin ve onu düşmanlarından koruyun" şeklinde vahyeder. Bunun üzerine Cebrail ile Mikail dünyaya inerler ve Cebrail Hz Ali’nin baş tarafında Mikail ise ayak tarafında yer alır ve Cebrail Hz Ali’ye seslenerek: "Ne mutlu sana, ne mutlu sana ey Ali bin Ebu Talib! Allah seninle melekle-rine iftihar ediyor" der ve Allah Teâlâ "İnsanlardan öyleleri var ki, Allah rızası karşılığında canlarını satarlar..."  ayetini nazil eder.  
Yine Allah Resulü, vefatı esnasında; "Kardeşimi bana çağırın" buyurur-lar. Bunun üzerine evdekiler Hz. Ali'yi çağırırlar; Hz. Ali gelince de kendisine: "Yaklaş bana" buyururlar. Hz. Ali de Allah Resulüne yaklaşır ve kulağını hazretin mübarek ağzına yaklaştırır. Böylece Allah Resulü, mübarek ruhunu teslim edinceye kadar Hz. Ali ile sır konuşmasına devam eder."
Bu nedenle Hz. Ali defalarca; "Ben Allah'ın kulu, Resulünün kardeşiyim ve en büyük sıddık benim. Benden gayri her kim bu iddiada bulunursa yalancıdır. Ben bütün insanlardan önce namaz kıldım." buyurmuşlardır.  
Yine Hz Ali (a.s): "Andolsun Allah'a ki, ben O'nun kardeşi, vasisi, am-caoğlu ve ilminin varisiyim. O halde kim O'na benden daha yakın olabi-lir?" buyurmuşlardır.  
Evet, Allah Resulünün, ashabı içerisinden sadece Hz. Ali'yi kendisine kardeş seçmesi ve onun hakkında bir kısmına yukarıda işaret ettiğimiz övgü dolu açıklamalarda bulunması, o hazretin normal halk kitlesinden ayrıldığını ve Allah Teâlâ'nın seçkin kullarından birisi olduğunu açıkça gözler önüne seren başka bir ilahi delildir.

7- Hz. Ali'nin Kapısı Dışında Bütün Ashabın Mescidinnebiye Açılan Kapısı Kapatılmıştır
Bilindiği üzere, Allah Resulü, Medine'de bulunduğu dönemde, burada yapmış olduğu Mescidunnebi’ye açılan bütün sahabelerin evlerinin kapısı-nı kapattırmış ve sadece Hz. Ali'nin evinin kapısının açık kalmasına müsa-ade etmiştir. İşte Allah Resulü tarafından, Hz. Ali'nin evi dışında Mescidünnebiye açılan bütün kapıların kapatılması olayı, o hazretin normal halktan farklı olarak Allah Teâlâ'nın seçkin kullarından birisi olduğunu belgeleyen başka bir ilahi vahiy belgesidir.
Zeyd bin Erkam'den nakledilen bir hadiste şöyle yazıyor: "Allah Resu-lünün ashabına ait Mescidünnebiye açılan kapılar vardı. Bu arada Allah Resulü: "Ali'nin kapısı hariç şu kapıları kapatın" buyurdular ve bunun üzerine insanlar dedikodu yapmaya başladılar.
Bunun üzerine, Allah Resulü bir hutbe okuyarak Allah'a hamd-u senadan sonra şöyle buyurdular: "Bana Ali'nin kapısı dışında bütün bu kapıların kapatılması emredildi. Bu ise sizlerden bazılarının dedikodu yapmasına yol açmıştır, andolsun Allah'a ki, ben kendi yanımdan bir şeyi kapatıp bir şeyi açık bırakmamışım. Bana emredilene ben de uymuşum-dur."  
Konuyla ilgili İbn-i Abbas'tan nakledilen hadiste ise şöyle yer alıyor: "Hz. Resulullah bir gün hutbe okudu ve şöyle buyurdu: "Ben kendi yanım-dan sizi çıkarıp onu mescitte bırakmadım. Allah sizi çıkarıp onu mescitte bıraktı. Ben ancak verilen emirlere uyan bir kulum. Ben emredileni yaptım, ben ancak bana vahyedilene uyarım"  
Yine İbn-i Ömer, Huzeyfe, Sa'd bin Ebu Vakkas, Berra bin Azib ve İbn-i Abbas'tan nakledilen bir hadiste şöyle yazıyor: "Bir gün Hz. Resulullah mescide mescide gelerek: "Allah Musa'ya vahyedip: "Benim için temiz bir ibadet yeri yap ve onda ancak sen ve kardeşin Harun yaşayabilirsiniz" buyurdu. Allah Tela bana da temiz bir mescid yapmamı ve onda ancak ben ve kardeşim Ali'nin yaşayabileceğimizi emretmiştir" buyurdular."  
Yine Allah Resulünün Hz. Ali'ye hitap ederek: "Ey Ali! Mescitte ben ve senin dışında hiç kimsenin cenabetli kalma hakkı yoktur"  buyurduklarını görmekteyiz.
Evet, Allah Resulünün, Hz. Ali dışında, bütün sahabelerin kendi mescidineMescidunnebi’ye açılan kapılarını kapatması ve bunu da kendi yanından değil de bizzat ilahi bir vahiy gereği yaptığını bildirmesi, o hazretin Allah Teâlâ'nın seçkin kullarından birisi olduğunu belgeleyen açık bir ilahi belgedir. Bunu anlamamak ise ancak akıldan yoksun olmakla açıklanabilir.

8- Hz. Ali (a.s) Allah Resulünden Sonra Bütün Müminlerin Velisidir
Hz. Ali (a.s)'ın Allah'ın seçkin kullarından olduğunu kanıtlayan diğer bir nas ise, Allah Resulünden mükerrer olarak nakledilen: "Ali benden sonra bütün müminlerin velisidir" buyruğudur. Bu ifadeyi içeren hadisler ehlibeyt ve ehlisünnet kaynaklarında mütavatir olarak yer almıştır. Bu hadislerden bir kaçına aşağıda yer verilecektir. Bu ifade, Allah Resulünden sonra Hz. Ali'nin bütün müminlerden üstün olduğunu ve Allah Resulünün sahip olduğu velayet hakkına sahip olduğunu açıkça vurgularken, aynı zamanda o hazretin bütün müminlerden ayrıldığını ve Allah Resulü gibi Allah Teâlâ'nın seçkin kullarından birisi olduğunu açıkça gözler önüne ser-mektedir. Şimdi isterseniz bu hadislerden bir kaçına kısaca bir göz atalım:
1- İbn-i Abbas şöyle rivayet ediyor: "Allah Resulü Hz. Ali'ye şöyle bu-yurdular: "Sen benden sonra, bütün müminlerin velisisin."  
2- İmran bin Husâyn şöyle naklediyor: "Hz. Resulullah (s.a.a) bir grup savaşçı gönderdi ve başlarına Ali bin Ebu Talibi verdi. Ali, elde edilen ganimetinin humusundan (beşte birinden) kendisine bir cariye seçti. Ancak bunu, beraberindeki insanların bir bölümü hazmedemedi; onlardan dört kişi anlaşıp Peygamber'e şikâyet etmeye karar verdiler. Döndüklerinde, onlardan birisi Peygamber'in yanına yaklaşıp: "Ey Resulullah! Görüyor musun? Ali böyle böyle yaptı" dedi. Peygamber onu duymazlıktan geldi. Bu defa ikincisi yaklaşıp aynı sözleri tekrarladı. Peygamber yine duymazlıktan geldi. Üçüncü ve dördüncü kişi de aynı şeyi tekrarlayınca, Hz. Resulullah (s.a.a)'in öfkelendiği yüzünden anlaşıldığı halde onlara dönerek: "Ali'den ne istiyorsunuz?! Ali'den ne istiyorsunuz?! Ali'den ne istiyorsunuz?! Ali benden, ben de Ali'denim. O benden sonra bütün müminlerin velisidir" buyurdular."  
3- Ahmet bin Hanbel Müsned'in 21934 numaralı hadisinde şöyle yazıyor: "Bureyde şöyle naklediyor: "Resulullah (s.a.a) Yemen'e iki birlik gönderdi, birinin başına Ali bin Ebu Talib'i, diğerine ise Halid bin Velid'i tayin etti ve onlara dedi ki: "Eğer birleşirseniz kumanda Ali'nindir ve eğer tekrar ayrılırsanız, yine her biriniz kendi birliğinin kumandanıdır."
Bureyde şöyle naklediyor: "Yolumuza devam ederken önümüze Yemen halkından "Zübeyde oğulları" çıktı. Onlarla savaştık, onlara zafer kazandık ve bizimle savaşanları katlettikten sonra, esir alınan kadınların içinden Ali kendisine birini seçti. Bunun üzerine Halid, benimle Peygamber (s.a.a)'e olayı bildiren bir mektup gönderdi.
Ben Peygamber'in huzuruna varıp mektubu verdim ve Hazret mektubu okutunca, yüzünden çok öfkelenmiş olduğunu anladım.
Ben: "Ey Resulullah! Size sığınıyorum. Beni bir adamın emrine verdiniz ve onun sözünü dinlememi emrettiniz. Ben de görevimi yerine getirdim" dedim.
Bunun üzerine, Hz. Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdular: "Ali'nin aley-hinde olma. O bendendir, ben de ondanım ve o benden sonra sizin veliniz-dir. O bendendir, ben de ondanım. O benden sonra sizin velinizdir."  
Nesai de bu hadisi "Hasais-i Aleviyye" kitabında nakletmiştir. Onun nakline göre, Hz. Resulullah şöyle buyurmuşlardır: "Ey Bureyde! Ali'ye karşı kin besleme... Çünkü Ali bendendir, ben de Ali'denim; o benden sonra sizin velinizdir."  
İbn-i Cerir ise, bu hadisi şöyle naklediyor: "Bureyde şöyle naklediyor: Hz. Resulullah'ın öfkeden yüzü kızarmıştı ve şöyle buyurdular: "Ben kimin velisi isem, Ali de onun velisidir."
Bureyde şöyle diyor: "Bu olayın üzerine, Ali'ye karşı içimdeki bütün yanlış duygular gitti ve kendi kendime: "kesinlikle bir daha asla onu kötü-lükle anmam" dedim.
Taberani ise, bu olayı daha detaylı bir şekilde nakletmiştir. Teberani şöyle yazıyor: "Bureyde Yemen'den döndüğü gün Cami’ye gitti ve mescidunnebi’nin kapısı önünde birkaç kişiyle karşılaştı. Bu kişiler  Bureyde'yi karşılayıp selamladılar ve: "Yeni haberlerde ne var?" diye sordular. Bureyde ise: "Güzelhaberler; Allah Müslümanlara fetih ihsan etti" dedi.
Onlar öyleyse neden döndün?" deyince, Bureyde şöyle dedi: "Ali, bir cariyeyi humus hissesi olarak aldı. Ben bunu Peygamber'e bildirmek için geldim."
Onlar: "Bunu Peygamber'e bildir, bildir, Ali'yi Peygamber'in gözünden düşüreceksin" dediler.
Onlar böyle konuşurken, Allah Resulü onların bu konuşmasını kapının arkasından duydu ve dışarı çıkıp onlara şöyle buyurdular: "Ali'nin aleyhin-de konuşan kimselere ne oluyor? Kim, Ali'ye buğz ederse, bana buğz et-miştir. Kim Ali'den ayrılırsa, benden ayrılmıştır. Ali bendendir, ben de Ali'denim. Ali benim tıynetimden yaratılmıştır, ben de İbrahim'in tıynetin-den yaratılmışım ve ben İbrahim'den daha üstünüm "Öyle bir zürriyet ki, bir birinin parçasıdır ve Allah işiten ve bilendir."  Ey Bureyde! Ali'nin, almış olduğu cariyeden fazlasını hak ettiğini bilmiyor musun? O, benden sonra sizin velinizdir?"  
4- Allah Resulü Hz. Ali'ye hitaben şöyle buyurdular: "Ey Ali! Cenab-ı Allah'tan senin için beş dilek diledim. Bunlardan dördünü bana ihsan etti, birini ise benden esirgedi. Bana ihsan ettiklerinden birisi de, senin benden sonra müminlerin velisi olmandır."  
5- Veheb şöyle rivayet ediyor: "Ali ile birlikte yolculuğa çıktım ve kendisinden sertlik gördüm, içimde dedim ki; dönünce onu şikâyet edeceğim. Döndüğümde Peygamber'e gittim ve Ali'nin aleyhinde şikâyette bulundum. Bunun üzerine, Allah Resulü şöyle buyurdular: "Bana Ali'nin hakkında böyle şeyler söyleme, o benden sonra sizin velinizdir."  
Görüldüğü gibi, Allah Resulü: "Ali benden sonra sizin velinizdir" şek-lindeki buyruğuyla Hz. Ali'yi, diğer bütün müminlerden farklı bir konuma getirmiş ve kendi sahip olduğu meziyetlerin aynısına Hz. Ali'nin de sahip olduğunu açıkça gözler önüne sermişlerdir.
Burada dikkat edilmesi gereken önemli noktalardan birisi de şudur ki, Allah Resulü: "Ali benden sonra sizin velinizdir" ifadesini kullanmadan önce: "Ben müminlere kendi nefislerden daha evlâ değil miyim?"  şeklinde buyurarak, ilk önce insanlara kendi makam ve mevkisini hatırlatmış ve bunun ardından: "Ali benden sonra sizin velinizdir" ifadesini kullanmıştır.
Peygamber efendimizin bu davranışı,  Hz Ali’nin aynen Resulullah gibi, müminlere oranla kendi canlarından önde geldiğini açıkça ortaya koyarken, aynı zamanda Hz. Ali'nin de Allah Resulü gibi, Allah Teâlâ'nın beğenip seçkin kıldığı kullarından olduğunu şüpheye mahal bırakmayacak şekilde gözler önüne sermektedir.

9- Allah Resulü Kimin Mevlası ise Hz. Ali de Onun Mevlasıdır
Allah Resulünün Hz. Ali hakkında Veda haccı dönüşünde “Gadir-i Hum” ismindeki bölgede buyurmuş olduğu: "Ben kimin mevlası isem Ali de onun mevlasıdır…" buyruğu, Hz Ali’nin Allah Teâlâ'nın seçkin kullarından olduğunu belgeleyen diğer bir kuşku götürmeyen ilahi vahiydir.
Kısaca bu olay şöyle gerçekleşmiştir: Allah Resulü Veda haccı dönü-şünde Gadir-i Hum bölgesinde bütün hacıların bir araya toplanmasını em-reder ve üst üste atılan develerin eğerleriyle yapılan bir yüksekliğe çıkarak Allah Teâlâ'yı medh-u sena ettikten sonra şöyle buyururlar: "Ey insanlar! Sizin içinizden ayrılmam ve Rabbime kavuşmam yakındır. Bunu bana her şeyi bilen Cenab-ı Hak bildirmiştir. Ben de sorumluyum siz de sorumlusunuz. Ne diyorsunuz?"
Sahabeler: "Biz sizin İslam’ı tebliğ ettiğinize ve bu yolda ne kadar çok çalıştığınıza şahidiz. Allah mükâfatların en iyisini size versin."
Peygamber efendimiz: "Allah'ın birliğine, onun kulu Muhammed'in pey-gamberliğine, cennet ve cehennemin, ölüm ve kıyametin, ölümden sonraki hayatın hak olduğuna tanıklık ediyor musunuz?"
Sahabeler: "Tanıklık ediyoruz."
Peygamber efendimiz: "Allah'ım! Şahit ol" dedikten sonra konuşmasına şöyle devam eder:
"Ey insanlar! Kevser'in yanında tekrar buluşacağız. Benden sonraki iki değerli cevhere karşı nasıl davranacağınıza dikkat edin."
Sahabeler: "Ey Allah'ın Resulü! Nedir o iki cevher?"
Peygamber efendimiz: "Allah'ın kitabı ve benim Ehl-i Beyt'im. Allah, Kevser'in yanında bana varıncaya kadar, bu ikisinin birbirinden ayrılma-yacağını bana bildirmiştir. Onların önüne geçmeyin, zira bu durumda he-lâke uğrarsınız. Onlardan geri de kalmayın. Zira yine kaybedersiniz."
Sonra herkesin görüp tanık olacağı şekilde Hz. Ali (a.s)'ın elini kaldıra-rak şöyle der: "Ey insanlar! Müminlere kendilerinden daha üstün ve onlara velayet ve nezareti olan kişi kimdir?"
Sahabeler: "Allah ve Peygamber’i daha iyi bilir."
Peygamber efendimiz: "Allah'ın benim üzerimde, benim ise müminler üzerinde velayet hakkım var. Ben müminlere kendilerinden daha evlayım. O halde: Ben kimin mevlâsı isem, Ali de onun mevlasıdır. (Ahmet bin Hanbel'in naklettiği rivayete göre, Hz. Peygamber bu cümleyi dört defa tekrarlar) Allah'ım! Onu sevenleri sev, düşmanlarıyla düşman ol. Ona yar-dımcı olana yardım et ve ona karşı savaşanı kahret. Hakkı onunla sağlam-laştır. Burada hazır bulunanlar, olmayanlara bunu iletsinler."
Allah Resulünün bu konuşmasından sonra orada bulunan sahabeler "Ne mutlu sana, ey Ali! Bizim ve bütün mümin kadın ve erkeklerin mevlası oldun" diyerek Hz. Ali'yi tebrik ederler."
Evet, Allah Resulünün Gadir-i Hum'da buyurmuş olduğu bu hutbe, Hz. Ali (a.s)'ın Allah Resulü gibi Allah Teâlâ'nın seçkin kılmış olduğu kullarından olduğunu ve diğer müminler üzerinde Allah Resulünün sahip olduğu üstünlük ve velayet de dahil olmak üzere bütün haklara sahip olduğunu açıkça gözler önüne sermektedir.

10- Hz. Ali (a.s)'ı Sevmek İman’dır. Ona buğzetmek (kin beslemek) ise Münafıklıktır
Hz. Ali (a.s)'ın Allah Teâlâ'nın seçkin kıldığı kullarından olduğunu or-taya koyan diğer bir ilahi bildirim ise, Allah Resulünün, Hz Ali’nin sevgi-sini iman’ın ölçüsü ve ona buğzetmeyi ise münafıklık ölçüsü olarak ashaba sunmasıdır. Buna dair onlarca hadis Ehlibeyt ve Ehlisünnet kaynaklarında yer almıştır. Ancak burada sadece bir kaçına işaret etmekle yetineceğiz:
1- Allah Resulü şöyle buyurmuşlardır: "Ali'yi sevmek iman, ona buğzetmek ise münafiıklıktır."  
2- Hz Ali şöyle buyuruyor: "Tohumu yarıp yeşerten ve canları yaratan Allah'a yemin olsun ki Allah Resulü "Ancak mümin kimsenin beni sevece-ğini ve ancak münafık kimsenin bana buğzedeceğini" bana bildirmiştir."  
3- Hz Ali şöyle buyuruyor: Allah Resulü bana şöyle buyurdu: "Ey Ali seni ancak mümin kimse sever ve ancak münafık kimse sana kin besler."  
Evet, Hz. Ali (a.s), sevgisi hak ile batılın, iman ile nifakın ayrışma öl-çeği olacak kadar Allah katında yüce makam ve seçkinliğe sahiptir. Öyle ki sahabeler, Hz Ali’nin sevgisini taşıyıp taşımamak ölçüsüyle mümin ve münafıkları birbirinden ayırt ettiklerini; "Biz münafıkları, Ali'ye olan kin-leriyle teşhis ediyorduk" ifadesiyle itiraf edip dile getirmişlerdir.  

11- Hz. Ali (a.s) Allah'ın En Sevimli Kuludur
Hz. Ali (a.s)'ın Allah Teâlâ'nın seçkin kıldığı kullarından olduğunu bildiren bir diğer ilahi bildirim ise, Allah Resulünün o hazreti Allah'ın en sevimli kulu olarak ümmete tanıtması, Allah'ın ve Resulünün onu sevdiğini ve onun da Allah ve Resulünü sevdiğini, açıkça ilan etmesidir. Buna dair hadisler hem Ehlibeyt hem de Ehlisünnet kaynaklarında mütavatir olarak yer almıştır.
Örneğin,  Enes bin Malik şöyle diyor: Allah Resulüne, ekmek arasında, kızartılmış bir kuş eti getirildi. Allah Resulü: "Rabbim, katındaki sana en sevimli olan kulunu bu eti benimle beraber yemesi için gönder" diye dua etti. Bu esnada Hz. Ali (a.s) çıka geldi ve o kuşun etini Allah Resulü ile bir-likte yediler."  
Yine Hayber savaşında Allah Resulü, ilk önce İslam bayrağını Ebu Bekir, Ömer ve benzeri birkaç sahabeye verip de onların bir iş yapamadan geri dönmesi üzerine, "Yarın bayrağı öyle bir kişiye vereceğim ki o, Allah ve Resulünü sever Allah ve Resulü de onu sever ve Allah onun eliyle bu fethi gerçekleştirecektir…" buyurmuşlardır"  
Bütün İslami kaynaklarda mütavatir olarak yer alan bu iki hadis, o hazretin, pek yüce bir makama sahip olan Allah'ın seçkin kıldığı kullarından olduğu hakikatini açıkça gözler önüne seren bir başka ilahi bildirimlerdir. Dolayısıyla burada başka bir açıklamaya gerek duymuyoruz ve bu bölümü Allah Resulünün Hz. Ali (a.s)'ın seçkinliğini ve üstün kişiliğini ortaya koyan sözlerinden bir kısmına yer vererek sonlandırıyoruz:

1-    Allah Resulü Hz. Ali'nin kolundan tutarak şöyle buyurmuşlardır: "Bu, sadıkların doğruların imamı, kâfirlerin ise katilidir. Ona yardımcı olana yardım olunur, ondan yardımı esirgeyenden yardım esirgenir."
2-    Allah Resulü şöyle buyurmuşlardır: "Ali hakkında bana üç şey vahiy olundu; Ali, Müslümanların efendisi, muttakilerin imamı ve akyüzlü müminlerin komutanıdır."
3-    Allah Resulü Ensar'a şöyle buyurmuşlardır: "Ey Ensar topluluğu! Size, kendisine tutunduğunuz takdirde, hiçbir zaman yolunuzu şaşırmayacağınız birini tavsiye edeyim mi? O, Ali'dir. Onu beni sevdiğiniz gibi sevin. Bana verdiğiniz değeri ona da verin. Burada size dediklerimi, Cebrail, Allah Azze ve Celle tarafından bana emretmiştir."
4-    Allah Resulü şöyle buyurmuşlardır: "İlmin şehri benim, kapısı ise Ali'dir. İlmi arzulayan varsa kapıya gitsin."
5-    Allah Resulü şöyle buyurmuşlardır: "Ali, ilmimin kapısıdır, risaletimin içeriğini o benden sonra ümmetime açıklayacaktır. Onu sevmek iman, ona kin bağlamak ise nifaktır."
6-    Allah Resulü şöyle buyurmuşlardır: "Ali bin Ebu Talib Hitte kapısı-dır, o kapıdan giren mümin, çıkan ise kâfir olur."
7- Allah Resulü Veda Haccı sırasında Arafe günü şöyle buyurmuşlardır: "Ali bendendir, ben de Ali'denim, benim tarafımdan ancak ben veya Ali mesaj ulaştırabilir..."
8- Allah Resulü şöyle buyurmuşlardır: "Bana itaat eden Allah'a itaat etmiştir, bana karşı gelen ise Allah'a karşı gelmiştir. Ali'ye itaat eden bana itaat etmiştir, ona karşı gelen ise bana karşı gelmiştir."
9- Allah Resulü şöyle buyurmuşlardır: "Ey Ali! Sen dünyada da efendisin, ahirette de. Senin dostun benim dostumdur, benim dostum ise Allah'ın dostudur. Senin düşmanın benim düşmanımdır, benim düşmanım ise Allah'ın düşmanıdır. Benden sonra sana düşman olana yazıklar olsun."
10- Allah Resulü şöyle buyurmuşlardır: "Kim benim gibi yaşayıp, benim gibi ölmek istiyorsa ve Allah'ın bana vaadettiği ebedi cennete girmek istiyorsa, Ali ve ondan sonraki zürriyetini kendine veli edinsin. Çünkü hiçbir zaman onlar sizi hidayet kapısından uzaklaştırıp dalalet kapısına yöneltmezler."
11- Allah Resulü şöyle buyurmuşlardır: "Kim benim hayatımı yaşayıp, benim ölümüm gibi ölmeyi diliyorsa ve Rabbimin hazırladığı cennette yuva edinmek istiyorsa, benden sonra kendine veli olarak Ali'yi seçsin, ona sadık kalanlara sadık kalsın. Benden sonra Ehl-i Beyt'ime uysun, onları kendisine örnek alsın. Çünkü onlar benim soyumdurlar, benim tıynetimden yaratılmışlar ve benim ilim ve kavrayışımı kazanmışlardır. Ümmetimden onların faziletini yalanlayıp, onlarla olan bağımı yok sayanlara yazıklar olsun. Allah onlara şefaatimi onlara nasip etmesin."
12- Allah Resulü Ammar bin Yasir'e hitaben şöyle buyurmuşlardır: "Ey Ammar! Eğer Ali'nin bir vadiye, diğer insanların ise başka bir vadiye gir-diğini görürsen, Ali'nin girdiği vadiye gir. Çünkü o seni sapkınlığa sevk etmez ve hidayetten uzaklaştırmaz."
13- Allah Resulü şöyle buyurmuşlardır: "Ben uyarıcıyım, Ali ise hida-yetçidir. Ey Ali! Benden sonra hidayet arayanlar seninle hidayet bulacak-lardır."
14- "Ali Kur'an'la, Kur'an da Ali iledir. Bu ikisi Kevser'in yanında bana varıncaya kadar bir birinden ayrılmayacaklardır."  

Ehlibeyt ve Ehlisünnet kaynaklarında yer alan bu ve benzeri yüzlerce hadis, başta Hz. Ali (a.s) olmak üzere Allah Resulünün Kur'an-ı Kerimle birlikte ümmetine emanet edip kendilerine tutundukları takdirde asla delalete düşmeyeceklerini bildirdiği Ehlibeyti'nin, Allah Teâlâ katında büyük bir makam ve mevkiye sahip olan seçkin kıldığı kullarından olduklarını açıkça gözler önüne sermektedir.
Buraya kadar Hz. Ali (a.s)'ın, Hak Teâlâ ve Allah Resulü katındaki konumunu, örnek olarak zikrettiğim bazı Kur'an ayetleri ve Allah Resulünden nakledilen bazı ilgili beyanlarından anlamaya çalıştık. Şimdi ise bu hususta bize yol gösterici olabilecek üçüncü yöntem olan, kişinin ortaya koymuş olduğu yaşam tarzı ve eserleri açısından konuya kısaca bir göz atarak bu yazıyı noktalamak istiyorum.

Yaşam Tarzı ve Eserleri Açısından Hz. Ali (a.s)'ın Yüce Şahsiyeti
Kişinin yaşam tarzı ve ortaya koyduğu eserleri, onun Allah Teâlâ ka-tındaki makam ve mevkisini anlamak adına başvurulması gereken üçüncü yol olduğunu daha önce açıklamıştık. Hz. Ali (a.s)'ın yaşam tarzı ve ortaya koyduğu eserler ise, baştan sona o hazretin yüce şahsiyeti, Allah Teâlâ ka-tındaki üstün makamı ve seçkin kılınan kullardan olduğunu belgeleyen belgelerle doludur. Bu konu, dost ve düşman herkesin dile getirip ittifak ettiği bir mevzudur.
İbn-i Ebu'l-Hadid el-Mutezili bu konuda şöyle yazıyor: "Hz. Ali'nin üstünlükleri; büyüklük, yücelik, yaygınlık ve bilinirlik açısından öyle bir dereceye ulaşmıştır ki, bunları beyan edip açmaya kalkışmak, bilineni bildirmek anlamında olup, abesle iştigal anlamına gelir.
Ben, düşman ve rakiplerinin bile üstünlüğünü itiraf edip dile getirmek zorunda kaldığı ve yüceliğini inkâr ederek gizleyemediği bir kişinin hakkında ne söyleyebilirim ki! Bilindiği gibi, Umeyyeoğulları doğusuyla batısıyla bütün İslam yurduna hâkim oldular ve ellerinden gelen her hileye başvurarak, Ali'nin nurunu söndürmeye çalıştılar, imkân buldukları bütün güçlerini kullanarak, onun alelyhinde çalışmalar yaptılar, onun aleyhinde yalan, kusur ve ayıplar uydurdular, minberlerde ona lanet ettirdiler, onun övgüsünden bahsedeni tehdit ettiler, dahası hapse attılar ve katlettiler. Onun faziletini içeren hadislerin rivayet edilmesini veya onun yüceliğini içeren bir sözün söylenmesini yasakladırlar. Öyle ki, hatta yeni doğan bir çocuğun onun adıyla adlandırılmasını dahi yasakladılar. Ancak bütün bunlar ona yücelikten ve üstünlükten başka bir şey katmadı. O, aynen bir misk misali gibi idi, gizlendikçe onun güzel kokusu bütün çevreye yayıldı. O, aynan güneş ışığı gibi idi, bir göz onu görmekten körleştiyse de sayısız gözler onun ışığıyla aydınlandı.
Ben bütün faziletlerin kendisine döndüğü bir kişi hakkında ne söyleyebilirim ki. Bütün İslam fırkaları kendilerini ona vardırmak çabasındadır ve onu kendi büyükleri gibi göstermeğe çalışmaktadır. Dolayısıyla o bütün üstünlüklerin başı, kaynağı ve öncüsüdür. Ondan sonra gelip de faziletten bir nasip alan her fazilet erbabı ise, ancak fazileti ondan almıştır, onu kendine önder edinmiştir ve onun izinden gitmeğe çalışmış-tır."  
ٍYine Arap dilinin meşhur bilgini Sibevih'in hocası olan Aruz ilmi ve ilk Arap dili lügatinin kurucusu Halil bin Ahmed el-Ferahidi, Hz Ali’yi anarken şöyle yazıyor: "Ben bu kişi hakkında ne diyebilirim ki, onun üstünlüklerini, dostları korkularından, düşmanları ise, kıskançlıklarından gizlediler ama bu iki başlı gizlemeye rağmen, onun üstünlükleri iki ufuk arasını doldurdu; dahası bu bilinenler, sadece onun sahip olduğu üstünlüklerinin az bir kısmını oluşturmaktadır ve aslında bütün üstünlükler ona aittir."   
Yine İmam Şafii Hz Ali (a.s) hakkında şöyle yazıyor: "Ne diyebilirim, öyle birisinin hakkında ki, düşmanları haset ve düşmanlıkları yüzünden faziletlerini hasıraltı ettiler, dostları ise, takiyye ve (Ehl-i Beyt) düşmanla-rının korkusundan faziletlerini açığa vuramadılar ama buna rağmen onun fazileti doğuyla batı arasını doldurdu."
Yine Halil bin Ahmet El-Ferahidi'ye Hz Ali’nin imameti konusu soru-lunca şu cevabı vermiştir: "Herkesin ona (Ali'ye) muhtaç olması ve onun, hiç kimseye muhtaç olmaması, onun herkesin önder ve imamı olduğunun açık delilidir."
Ahmet bin Hanbel ise şöyle yazıyor: "Allah Resulünün sahabeleri içinde, hiç birisinin fazileti, Hz. Ali'nin faziletine ulaşamaz."  
İrfan ilminin babası olarak bilinen Muhyiddin Arabî ise Hz Ali (a.s) hakkında şöyle yazıyor: "Allah Teâlâ'dan gelen vahbi ilimleri alabilmek konusunda Hz. Muhammed'in hakikatinden başka daha layık bir kimse yoktu. Hz. Muhammed'e en yakın kişi ise Ali bin Ebu Talib (r.a) idi. O, âlemin imamı ve bütün peygamberlerin sırrı idi."
Büyük düşünür ve filozof İbn-i Sina ise, Hz Ali’yi anarken şöyle yazıyor: "O, hikmetin merkezi, hakikatin ekseni ve aklın hazinesi idi. Emirülmüminin Ali'nin insanlar arasındaki konumu, mâ'kulatın mâhsusata olan konumu gibi idi."  
Kısacası Hz. Ali (a.s), insanın Allah Teâlâ'nın seçkin kullarından olmasını sağlayan; iman, ihlâs, ibadet, takva, züht, ilim, sabır, irfan, cömertlik, cesaret, adalet, fesahat, belagat, doğru sözlü olmak ve güzel ahlak gibi, insani erdemlerde, Allah Resulünden sonraki ikinci şahsiyet idi. Ashaptan hiç kimse bu güzel vasıflarda onunla kıyas edilemezdi. Bu gerçeği, geçmişte ve günümüzde Hz Ali hakkında azıcık bilgi sahibi olan, dost düşman hiç kimse inkâr etmemiştir, edemez de, bundan başkasını söylememiştir, söyleyemez de, söylerse de apaçık bir yalancı olduğu her kes tarafından bilinir.
Evet, Hz. Ali (a.s)'ın yüce erdemlerin zirvesinde olduğu gerçeği, o kadar açıktır ki, hatta kendisine minberlerde lanet ettirecek kadar azılı bir düşmanı olan Muaviye bile bu gerçeği bütün çabalarına rağmen gizleyememiş ve bazen de onun için çok acı olan bu gerçeği itiraf etmekten başka bir çaresi kalmamıştır. Burada “asıl üstünlük, düşmanın dile getirdiği üstünlüktür” babından, bu itirafların birisine yer vermek istiyoruz:  
İbn-i Ebu'l-Hadid ve diğerlerinin naklettiği bir rivayette şöyle yer almıştır: "Bir süre Hz. Ali'nin huzurunda bulunma şerefine nail olan Zirar bin Zümre, Hz Ali’nin şehadetinin ardından Muaviye'nin yanına vardığında, Muaviye kendisinden Ali'yi anlatmasını istedi; Zirar her ne kadar Muaviye'den kendisini bundan muaf tutmasını istediyse de Muaviye israrcı oldu ve illa da konuşmak zorunda olduğunu kendisine bildirdi.
Bunun üzerine Zirar şöyle dedi: "Mademki konuşmak zorundayım, ben onun hakkında bildiğimden başkasını söylemeyeceğim. And olsun Allah'a ki Ali, çok geniş ufuklu ve gayet güçlü birisi idi. Sözleri son söz olurdu. Adalet üzere hükmederdi, her tarafından ilim fışkırıyordu, bütün varlığı hikmet haykırıyordu, dünya ve ziynetlerinden olabildiğince uzak duruyordu, gece ve karanlığına ise gayet yakın idi.
And olsun Allah'a bolca gözyaşları dökerdi ve uzun süre tefekkür ederdi. Elbiselerin eskisi, yemeklerin en katıksızı en çok hoşlandığı şeydi. And olsun Allah'a ki o bizden biri gibi idi, soru sorduğumuzda cevap verirdi, yanına vardığımızda bizimle konuşmaya başlardı, davet ettiğimizde davetimize icabet ederdi.
And olsun Allah'a ki, onun bizi bunca kendisine yakınlaştırmasına ve bize gayet yakın durmasına rağmen, biz onun şahsiyetinin azameti karşısında eziklik hisseder ve huzurunda konuşma cesaretini kendimizde bulamazdık.
O, din ehlini büyük tutardı, fakirleri pek severdi. Güçlü olanlar onu batıla çekme hayaline kapılamazdı, güçsüz olanlar ise onun adaletinden emin idi.
Allah'ı şahit tutarak diyorum ki, gecenin karanlığını serdiği ve yıldızların batmaya yüz tuttuğu bir anda onun ibadet mihrabında dikilip sakalını eliyle tutarak yılan sokmuş birisi gibi sağa sola kıvrandığını ve hüzne kapılmış biri gibi gözyaşı dökerek şöyle dediğine şahit oldum: "Ey dünya bana mı kastetmişsin, beni elde etme şevkine mi kapılmışsın! Asla, asala! Git benden başkasını aldat! Ben seni üç talakla bo-şamışım, artık sana dönüşüm yok. Senin ömrün pek kısa, yaşamın pek aşağı, değerin ise pek azdır. Ah! Azığın azlığından, yolculuğun uzunluğundan, yolun korkunç-luğundan!
Bu arada Muaviye elinde olmadan gözyaşı dökmeğe başlamıştı, yanındakiler de ağlamaya koyulmuşlardı.
Bu esnada Muaviye eliyle gözyaşlarını silerek şöyle dedi: "Allah Ebu'l Hasan'a rahmet eylesin, and olsun Allah'a ki o böyle birisi idi.
Peki, ey Zirar şimdi ona ne kadar üzülüyorsun?  Zirar ise şu cevabı verdi: "Benim ona olan hüznüm biricik yavrusu kucağında katledilen annenin hüznü gibidir; ne gözyaşları diner ne de hüznü biter."    
Evet, en azılı düşmanı Muaviye'nin de itiraf ettiği gibi, Hz. Ali (a.s) böyle ve hatta bu anlatılandan çok çok yüce birisi idi. İbadet açısından Allah Resulünden sonra hem nitelik hem de nicelik açısından insanların en çok ve en üstün ibadet edeni idi. "Rabbim, derdi; ben sana ne korkudan, ne de beklentiden dolayı ibadet ediyorum, seni ibadet etmeğe layık bulduğum için sana ibadet ediyorum."  
İlim açısından Allah Resulünün; ilim ve hikmetinin yegâne kapısı olarak tanıttığı kişi idi. Sahabeler içinde minbere çıkarak: "Ey insanlar, beni kaybetmeden önce bana sorun; Resulullah beni ilimle beslemiştir. Bana sorun, çünkü ilklerin ve sonların ilmi bendedir, eğer benim için bir kürsü kurulursa, ben Tevrat ehline Tevrat'ta olanla hükmederim, öyle ki, eğer Tevrat konuşursa, Ali doğru söylemiştir, o Allah'ın bende indirdiğiyle hükmetmiştir, der; İncil ehline de İncil'de olanla hükmederim, öyle ki eğer İncil konuşursa, Ali doğru söylemektedir, o Allah'ın bende indirdiğiyle hükmetmiştir, der; Kur'an ehline de Kur'an'da olanla hükmederim, öyle ki eğer Kur'an konuşursa Ali doğru söylemiştir, o Allah'ın bende indirdiğiyle hükmetmiştir, der….Beni kaybetmeden önce sorun. Tohumu yarıp yeşerten ve canları yaratan Allah’a and olsun ki, birer birer kuran ayetlerini bana sorsanız, ben her ayetin gece mi gündüz mü, Medine'de mi Mekke'de mi, sefer de mi sefer dışında mı indiğini, nasih ve mensuhunu, mühkem ve müteşabihini, tevil ve tenzil manasını size bildiririm…."  "Beni kaybetmeden önce bana sorun. Zira ben, sizin yeryüzünün yollarına olan aşinalığınızdan daha çok göklerin yollarına aşınayım"  deyip de sorulan hiçbir soru altında kalmayan tek kişi Hz. Ali idi. Aslında hangi güzel vasfı ele alırsak alalım, Hz. Ali (a.s) bütün güzel vasıflarda böyle idi. Allah Resulünden sonra hiç kimse onun dengi değildi ve güzel vasıflarda hiç kimse onunla boy ölçüşemezdi.
Hz. Ali (a.s)'ın yaşam tarzı ve sahip olduğu yüce vasıfları açısından bu tespitleri yaptıktan sonra, Kur'an-ı Kerim'i, bir de Allah Teâlâ'nın seçkin kıldığı, geçmiş ümmetlere ait ilahi önderlerin seçkin kılınma sebebi açısından incelediğimizde, onların seçilme sebepleri olarak, yaşam tarzları ve sahip oldukları yüce vasıfların öne çıktığnı görmekteyiz. Örneğin bunların başında Allah Teâlâ'nın, "seçkin kıldığı kulları" olarak tanıttığı peygamberleri gelmektedir. Allah Teâlâ, Kur'an-ı Kerim'de bu ilahi şahsiyetleri seçkin kıldığı kulları olarak tanıtırken, aynı zamanda onların seçiliş sebeplerini de açıkladığını görmekteyiz. Bu ilahi şahsiyetlerden söz eden bütün Kur'an-ı Kerim ayetlerinde bunu görmek mümkündür. Sözün uzamasını önlemek amacıyla burada bu yöndeki örnekleri açıklamıyoruz ve konuyla ilgili bilgi edinmek isteyen değerli okurları özellikle ilahi şahsiyet ve peygamberlerin seçiliş nedenlerinden toplu halde söz eden, Meryem, Enbiya ve Saffat surelerini, bu yönüyle gözden geçirmelerini tavsiye ediyoruz.
Ayrıca Kur'an-ı Kerim'i, Allah Teâlâ'nın seçkin kılıp da kitap, hikmet ve nübüvvet gibi özel donanımlarla donattığı kullarıyla olan ilişkisi ve bunun karşısında seçkin kılmadığı normal halkla olan ilişkisi açısından gözden geçirdiğimizde görüyoruz ki, Allah Teâlâ, seçkin kıldığı kullarını, hidayet önderleri olarak tanıtıyor ve diğer insanların onların izinden gitmesini emrediyor. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmuştur: " Sabredip ayetlerimize kesin olarak inanmalarından ötürü, aralarından, onları buyruğumuzla doğru yola götüren önderler yaptık"  
Geçmiş ümmetlerdeki Allah Teâlâ'nın seçkin kullarının durumu böyleyken, Hz. Ali (a.s)'ın bu ümmet arasındaki konumu ve ümmetin onun karşısında takınması gereken zorunlu tavrın ne olması gerektiği de bizzat Kur'an-ı Kerim'in bu beyanlarından açıkça anlaşılmaktadır.
Buna ilaveten, bu hususun hem Kur'an-ı Kerim'de hem de Allah Resulünün açık beyanlarında hiç kimseye kuşku mahalli bırakmayacak şekilde açık ve net olarak izah edildiğini görmekteyiz. Nitekim bu yöndeki ilahi belgelerin bir kısmına önceki bölümde değindik. Aslında bunun aksini düşünmek ve söylemek, ilim yerine cehaletin, takva yerine fasıklığın, erdem yerine rezaletin öne geçip önderlik yapmasını istemek ve söylemek anlamında olur ki, hiçbir selim akıl sahibi birisinin bunu kabul edip söylemesi mümkün değildir.
Ayrıca, böyle bir düşünce, başta İslam dini olmak üzere bütün ilahi dinlerin temel öğretileriyle çelişmektedir ve başta Kur'an-ı Kerim olmak üzere bütün ilahi kitapların içeriğine terstir.  
İşte bunun için Hz. Ali (a.s), haklı olarak kendisini tanıtırken: "Ben ve soyumun pak ve hayırlı kişileri, küçük yaşta iken insanların en uysalı, büyü-dükten sonra ise en bilginleriyiz. Allah bizimle yalanı defeder. Bizimle kuduz köpeğin dişlerini kırar. Bizimle sizlerin zorluklarını giderir. Bizimle boynunuzdaki düğümü çözer. Cenab-ı Allah bizimle başlatır ve bizimle sona erdirir"  buyurmuşlardır.
Keza kendisinin de baş köşesinde yer aldığı, Allah Resulünün Ehlibeytini anlatırken şöyle buyurmuşlardır: "Onlar ilmin hayatıdır, bilgisizliğin ölümü. Hilimleri ilimlerinden haber vermekte, sessizlikleri, söylediklerindeki hikmetleri bildirmektedir. Hakka karşı durmazlar, onda aykırılığa düşmezler. Onlar İslâm'ın direkleridir; onlar halkın sığınaklarıdır, hak onlarla yerini bulur; batıl, onlarla yerinden edilip dili kökünden kesilir. Onlar, dîni, onun hükümlerini kavramak ve onlara riâyet etmek suretiyle anlamışlardır; duymak ve rivâyet etmek yoluyla değil. Çünkü ilm’i rivâyet edenler çoktur; ona riâyet edenlerse pek  azdır."
Yine şöyle buyurmuşlardır: "Onlar (Ehlibeyt) O'nun (Allah Teâlâ'nın) sırrının saklandığı yer, dininin güvencesi, bilgisinin heybesi, kitaplarının korunağı ve dinin dağlarıdırlar. Dininin belini onlarla doğrultmuş; titreyi-şini onlarla gidermiştir.
Başkalarına gelince onlar, kötülük tohumlarını ektiler; yalan ve aldat-malarla da onu suladılar; helâk olup gitmeyi ise derip, devşirdiler. Bu üm-metten hiç kimse Muhammed sallallahu aleyhi ve âlihi ve sellem'in Ehlibey-tiyle kıyaslanamaz; onların sunduğu nimetlerden yararlananlar, hiç bir zaman onlarla eşit kılınamaz. Onlar dinin temelidirler, yakinin direğidirler; aşırılığa giden onlara dönmeli, geride kalan ise onlara varmalıdır. Velâyet hakkının tüm özellikleri onlara aittir, vasiyet ve veraset de onlardadır."
Yine şöyle buyurmuşlardır: "Nerede o yalan üzere bizden -Ehlibeyt'ten- ayrı olarak kendilerini ilimde derinleşmiş sayanlar. Allah'ın bizim derecemizi yüceltip, onları ise alçaltmış olduğu için; bize ihsan edip, onlardan esirgediği için; bizi mehrem kılıp onları uzaklaştırdığı için, bizi kıskanarak bu zanna kapılıyorlar?! Oysaki hidayet ancak bizimle istenebilir ve körlük ancak bizimle giderilebilir. Bilin ki İmamlar Kureyş'in Hâşimî soyundandır. İşler onlardan başkasıyla düzene girmez, başkaları da böyle bir liyakate sahip değildirler."
Yine şöyle buyurmuşlardır: "    Biziz, nübüvvet ağacı ve vahyin indiği yer; meleklerin inip çıktığı yer. Biziz, ilim mâdenleri, hikmetlerin kaynakları. Bize yardım eden, bizi seven, rahmeti bekler; bize düşman olan, bize buğzeden ise, azâbı bekler."
Yine şöyle buyurmuşlardır: "Bize sarılan, bize ulaşır; bizden ayrılan, geri kalır ve helâk olur; emrimize uyan, öne geçer ve mutluluğa erer; bizim gemimizden başka bir gemiye binen ise boğulup gider."
Yine şöyle buyurmuşlardır: "Kim bizi gönlüyle sever, diliyle yanımızda olur, kılıcıyla düşmanımızla savaşırsa, o, cennette bizimle, bizim derece-mizde olacaktır. Kim gönlüyle bizi sever, diliyle bize yardım eder, fakat eliyle bize yardım etmez, düşmanımızla savaşmazsa; cennette bizimledir, fakat bizim derecemizden aşağı bir derecededir.
Biz hakka çağıranlarız; halkın imâmlarıyız: Gerçek dilleriyiz. Kim bize itâat ederse kurtuluşa erer. kim bize karşı gelirse helâk olup gider.
Biz Hıtta'nın kapısıyız. O kapı selâmet kapısıdır. Kim ondan girerse esen kalır, kurtulur; kim buna karşı gelirse helâk olur.
Biziz, Allah kullarına yönelik onun güvenilir elçileri, şehirleri hakka yüceltenler biziz; dost olan bizimle kurtulur, düşmanlık eden ise bu nedenle helâk olur.
Biziz, peygamberlik ağacı, vahyinin indiği yer, meleklerin gelip gittiği yer, hikmetlerin kaynakları, ilmin mâdenleri.
Biziz, Rasûl-i Ekrem'in elbisesi, onun dostları, ona hizmette bulunan-lar, ona varılacak kapılar. Evlere ancak  kapılardan girilir; kapılardan başka bir yerden girenler ise hırsızdır ve cezâlandırılır."
Yine şöyle buyurmuşlardır: "Andolsun Allah'a ki tebliğ edilen emirleri, tamamlanan vaadleri,  söylenen tüm sözleri bildim ben. Hikmetin kapıları biz Ehlibeyttedir; işlerin, aydınlatıcı ışıklarıyız biz."
Yine kendisiyle ilgili şöyle buyurmuşlardır: "Onların (sahabelerin) gücü kuvveti yokken ben kalktım ve yardıma koştum: onlar başlarını cübbelerinin altına gizlediklerinde ben kendimi meydana attım; onlar sözden kalmışlarkenkonuşamazken ben konuştum; onlar durakalmışken ben Allah ışığıyla karanlıkları aştım. Fakat yine de en hafif konuşanları bendim; kendini en fazla göstermemeye çalışan bendim. Gemi salıverip atımı koşturdum, atımı koşturdum; ödülü alıp koştum.
Fırtınaların kıpırdatamadığı bir dağ gibiydim; kasırgaların söküp atamadığı bir dağ. Yüzüme söylemek için kusurumu gören bir göz olmadı; ardımdan beni kınamak ise hiç kimsenin haddi değildi. Zayıf düşen, benim yanımda yüce ve üstündü; ona zulmedenden onun hakkını alırdım. Kuvvetli olan, benim yanımda zayıftı; mazlûmun hakkını alırdım ondan. Allah'ın kazâsına razı olduk; emrine teslim olup itâatte bulunduk. Allah'ın elçisine, Allah'ın salâtı O'na ve soyuna olsun, yalan isnâd ettiğimi hiç gördün mü? O'na iftirâda bulunduğumu hiç gördün mü? And olsun Allah'a O'nu ilk gerçekleyen doğrulayan kişiyim ben; O'na yalan isnâd eden kişi olmam ben. Ne yapacağıma baktım, verdiğim sözü hatırladım, tuttum ve biat et-tim"
Yine kendileri hakkında şöyle buyurmuşlardır: "Allah yolunda, kınayanların sözlerine aldırış etmeyen topluluktanım ben; yüzleri gerçek-lerin yüzleridir; sözleri hayırlı kişilerin sözleri. Geceyi kullukla geçirip mâmur ederler; gündüzü hidâyetle geçirip kendilerine uyanlara kılavuz olurlar. Onlar, Kur'an tutanağına sarılmışlardır; Allah'ın buyruklarını Rasûlünün sünnetlerini ihya ederler. Ne ululanırlar, ne de yüce görürler kendilerini; hıyânette bulunmazlar, bozgunculuk etmezler. Kalpleri cennet-lerdedir, bedenleri kullukta."
Yine kendileri hakkında şöyle buyurmuşlardır: "Andolsun ki, Allah'ın salâtı O'na ve soyuna olsun, Rasûlullah'ın ashabından olup, ondan duyduklarını unutmayanlar, bilirler, ben bir an için bile ne noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah'ın emrini reddettim, ne de Rasûlü'nün emrini. Allahın bana lütfettiği erlikle yiğitlerin durakladıkları, ayakların geriye çekildiği yerlerde canımla, başımla onu korudum. Allah'ın salâtı O'na ve soyuna olsun, elimden geldiği kadar canımı ona siper ettim; bütün gücümle düşmanlarıyla savaştım, nefsimle onu korudum; o da benden başka hiç kimseye nasip olmayan ilmini bana lütfetti.
Allah'ın salâtı O'na ve soyuna olsun, Rasûlullah vefât ettiği zaman başı göğsümdeydi, ağzının yârı avcıma aktı, onu yüzüme sürdüm. Allah'ın salâtı O'na ve soyuna olsun, onu yıkamaya koyuldum; melekler yardımcılarımdı. Ev halkı ve civârı feryatla dolmuştu. Meleklerin bir kısmı inerken diğer bir kısmı çıkıyordu.
Sesleri hâlâ kulağımdadır; ona salavât getiriyorlardı, bu, onu kabrine yerleştirinceye dek devam etti. Hayâtında da, ölümünde de ona benden yakın olan kimdir?
Haktan ve hak ehlinden ayrılma; ayağın sürçmesin, çünkü biz Ehlibeyti bırakıp başkasına sarılan helâk olur, dünyâsını da yitirir, âhiretini de."
Rabbim, bizi, başta Hz. Ali olmak üzere, Resulunün pak Ehlibeytini senin ve Resulünün tanıttığı gibi tanıyan ve dünyada ve ahirette onların safında yer alıp onların izinden giden kullarından kıl! Amin!

Paylaşım :
Mail Yazdır Yorum Yaz 0 Yorum
08-01-2013 10:48 - 1685 Okunma
Abdullah Turan yazarın diğer yazıları [ Tümü ]
İmam Mehdi'nin Dünyaya Geldiğini İtiraf Eden Ehl-i Sünnet Âlimleri 28-08-2014 tarihinde eklendi
Ma’sum İmamların Tefsirinden İncelikler 16-05-2014 tarihinde eklendi
Hz. Fatıma'nın (sa) meşhur hutbesi 17-04-2014 tarihinde eklendi
Peygamberlerin Hedefleri 08-06-2013 tarihinde eklendi
Ehlibeyt (a.s), Guluv ve Buğz 15-04-2013 tarihinde eklendi
Hz. Ali (a.s)'ın Yüce Şahsiyeti -4- 08-01-2013 tarihinde eklendi
Hz. Ali (a.s)'ın Yüce Şahsiyeti-3 10-11-2012 tarihinde eklendi
Hz. Ali (a.s)'ın Yüce Şahsiyeti-2 07-11-2012 tarihinde eklendi
Hz. Ali (a.s)'ın Yüce Şahsiyeti-1 02-11-2012 tarihinde eklendi
Caferider Web TV
Video Galeri
Foto Galeri
Yazarlar Tümü
Mehdi AKSU
DİNSEL YOBAZLIK!
İbrahim ŞEREN
RAMAZAN ÖZLE BULUŞMA AYIDIR
Av. Sinan Kılıç
İnnaLillahi ve İnnaİleyhiraciun
Şirali Bayat
GADİR-İ HUM OLAYININ TANITIMI VE ARAŞTIRMASI KİTABI
Hamit Turan
ŞÎR-İ FIZZA
Çayan Uludağ
Mekteb-i Kerbela
Abdullah Turan
İmam Mehdi'nin Dünyaya Geldiğini İtiraf Eden Ehl-i Sünnet Âlimleri
Celal Özer
Aşık ve Dünya Sevgisi
Namık Kemal Zeybek
Osmanlı'da Alevi Katliamı
Orhan Kiverlioğlu
Biz büyük devlet iken
Hüseyin Çaça
Kerbela Hadisesi-1-
Kasım Alcan
Hiç olmazsa dünyanızda özgür kişiler olun
Seyyid Ahmedi Safi
Tüm Müslümanları ilgilendiren önemli sorun
Musa Ayaztekin
Muta Nikahı Nedir, Ne Değildir?
22-09-2017 | Ana Sayfa | Ana Sayfam Yap | Sitenize Ekleyin | Künye | Foto Galeri | Video Galeri | Yazarlar | İletişim | RSS
CaferiDer ® 2012  
Sitede bulunun içerikler ve analizler kaynak gösterilerek alıntılanabilir Tasarım & Yazılım : Network Yazılım