erotik porno
Tarihe Damgasını Vuran Büyük Şii-Caferi Alimleri - CAFERİDER
Ana Sayfa İç Gündem Ülke Gündemi Dünya Gündemi Kütüphane Etkinlik Kültür -Sanat- Bilim Haber - Analiz Caferider
Tarihe Damgasını Vuran Büyük Şii-Caferi Alimleri
Hayatları ve Eserleri
Paylaşım :
Mail Yazdır Yorum Yaz 0 Yorum
28-06-2012 11:33 - 976 Okunma

 

TARİHE DAMGASINI VURAN BÜYÜK Şİİ-CAFERİ ALİMLERİ

SİGATU'L-İSLAM EBU CAFER MUHAMMED B.YAKUB B. İSHAK

[Ö. H/329, M/908]

DOĞUM YERİ

İslam topraklarında Abbasi atlarının ayak seslerinden başka bir sesin işitilmediği bir zamanda, Şia'nın kalbi İran'ın Kuleyn köyünde atıyordu. İşte bu dönemde yani Gaybet-i Sugra döneminde bir çocuk dünyaya geldi.

Babası Yakub b. İshak çocuğun ismini Muhammed koydu. Muhammed'in kulağını çınlatan ilk sesler ezan ve ikame sesleriydi. Terbiyesini ilk olarak şefkatli ve iffetli annesinden aldı.

Muhammed (r.a), İslami temel eğitimini, babası ve hadis uzmanı dayısı Ali b. Muhammed b. İbrahim b. Aban'dan aldı.

İlköğrenimini Kuleyn'de bitirdikten sonra, Ehlibeyt (a.s) mektebini tanıma, o sınırsız ilim ve vahiy okyanusundan doyana kadar içmek için, Rey şehrine hicret etti.

Vatan, anne ve baba ayrılığı zor gelmesine rağmen Allah için adım atmış ve onun rızasını elde etmek için hicret ettiği için tüm bu sıkıntılar ona pek te zor gelmiyordu.

HEDEF SEÇİMİ

Kuleyni (r.a), Rey şehrine hicret ettiği dönemlerde şehir halkının büyük çoğunluğu Hanifi ve Şafii mezhebine mensuptu. Ancak etraf köylerde yaşayan Şiilerin güzel ahlakı Sünniler üzerinde olumlu ve derin etkiler bırakmıştı.

Ayrıca bu bölge, halk arasında Şii bölgesi olarak tanınıyordu.

O zamanlar büyük bir şehir olan Rey'de çeşitli akait ve mezhep mensupları huzurlu ve mutlu bir şekilde bir arada yaşıyorlardı. Ama bu huzur dolu yaşam bazen şahsı çıkar ve menfaatler yüzünden yerini kargaşaya ve ihtilafa bırakıyordu.

İsmailiye Fırkasına mensup kimseler, İran üzerinde egemenlik kurmak amacıyla bu bölgede kendi akait ve düşüncelerini tebliğ etmeye başladılar. Bu nedenle Rey, İsmailiye, Hanefi, Şafii ve Şia inançlarının toplandığı merkezi bir bölge konumundaydı.

Kuleyni (r.a), derslerinin yanı sıra diğer mezheplerin düşüncelerini de öğrendi. Böylece Şia inançlarını ortadan kaldırmak isteyen fırkaları tanıdı. Ayrıca toplumun hastalığını teşhis ederek çare ve çözüm yollarını aradı. Toplumun hastalığını insanların Ehlibeyt (a.s) maarif ve hadislerinden uzaklaşmalarında, bu hastalığı tedavi etmenin tek yolunu ise, Ehlibeyt'in (a.s) hadis ve buyruklarını onlara ulaştırmakta görüyordu.

Muhammed (r.a), bu sıkıntılı dönemde hedefini belirlemişti. Bütün ihtilaflardan uzaklaşarak hadis öğrenip, yazmaya başladı. Rey´de yaşayan Ebu'l Hasan Muhammed b. Esedi Kûfi'nin huzurunda hadis ilmini başarıyla sürdürüyordu. Zamanının çoğunu hadis ilmi öğrenmeye ayırmıştı. Bunun yanı sıra etrafında olan biten olaylar ve Şiaların sorunlarından ilgilenmeyi de ihmal etmiyordu.

Bir köşeye çekilip sadece kendini kurtarma düşüncesinde değildi. Aksine o ihtilaflı ve kargaşalı dönemlerde Şiilerin yanında yer aldı.

Kuleyni (r.a), Karamiteh gibi batıl inanç tebligatçılarının İslam toplumu üzerindeki tebligatı karşısında kahramanca durarak onların inançlarını sağlam delillerle reddetti. Şia toplumunu bilinçlendirmek için "er-Redd-u alal Karamiteh" adlı kitabı yazarak Şiilerin hizmetine sundu.

Kuleyni'nin (r.a) yaşadığı dönemi hadis asrı olarak adlandırabiliriz. Zira başlattığı hadis ilmi ve hadis yazma çalışması tüm İslam ülkelerine yayılmıştı. Bu dönemde hadis ilmi tutkunları, diyar diyar dolaşıp hadis yazıyorlardı.

Ehlisünnet âlimlerinin bu asırda çalışmaları öyle bir hadde ulaştı ki sahip oldukları bütün ilmi değerlerinin bu çağa ait olduğunu söylersek mübalağa etmiş sayılmayız. Çünkü Ehlisünnet'in Kutub-u Sitte" adlı eserleri bu dönemde yazılmıştır.

Kuleyni (r.a) bu asırda hadis topluyor ve topladıklarını da yazıyordu. Bu asırda İmam Hadi (a.s), İmam Hasan Askeri (a.s) ve İmam Rıza'nın (a.s) öğrencileri hayatta olmalarına rağmen onlardan sadece küçük hadisler içeren notlar geriye kalmıştı. O notlarda o asırda yok olup gitti ve geriye yazılı bir eser kalmadı.

Resul-i Ekrem (s.a.a) ve Ehlibeyt'ten (a.s) miras kalan hadisler yok olma tehlikesiyle karşı karşıyaydı. Muhaddislerin birer birer ölmeleri ve İmam Zaman'ın (a.f) gaybeti Şiaları bu paha biçilmez sözlerden mahrum bırakmıştı.

Kuleyni (r.a), zamanın hassas durumunu göz önünde bulundurarak; "Şia'nın bu hassas durumu sağlıklı bir şekilde atlatırsa rahatlığa kavuşacağını düşünüyordu." Hedef ve görevini tamamlamak için muhaddisler ve Ehlibeyt (a.s) öğrencilerinin merkezi olan Kum şehrine hicret etti.

Bu şehirdeki muhaddisler camilerde ve vakıflarda vasıtasız olarak Ehlibeyt İmamlarından (a.s) hadis naklediyorlardı. Bu büyük zatların varlığı hadis âşıklarının akın akın bu şehre gelmelerine neden oluyordu. Kuleyni'de (r.a) diğer hadis âşıkları gibi oraya hicret etti.

KULEYNİ'NİN (R.A) ÜSTATLARI

Kuleyni (r.a), Ehlibeyt (a.s) âlimleri ve muhaddislerinden birçok hadisler rivayet etmiştir. Rivayet ettiği hadisleri saymak neredeyse imkânsızdır. Burada Kuleyni'nin (r.a) kendilerinden hadis naklettiği muhaddislerden bazılarının ismini zikretmeyi uygun görüyoruz:

1-Ebu Ali Ahmed b. İdris el-Eşarî el-Kummi (r.a)

2-Ahmed b. Abdullah b. Ümeyye (r.a)

3-Ebu'l Abbas Ahmed b. Muhammed b. Said b. Abdurrahman el-Hamedani (r.a)

4-Ebu Abdullah Ahmed b. Asim el-Asimi el-Kûfi (r.a)

5-Ebu Cafer Ahmed b. Muhammed b. İsa el-Kûfi (r.a)

6-Ahmed b. Mihran (r.a)

7-İshak b. Yakub (r.a)

8-Hasan b. Hafif (r.a)

9-Hasan b. Fadl b. Yezid el-Yemani (r.a)

10-Hüseyin b. Hasan el-Hüseyni el-Esved (r.a)

11-Hüseyin b. Ali el-Alevi (r.a)

12-Hüseyin b. Hasan el-Hüseyni el-Alevi (r.a)

Kuşkusuz ki her üstadın Kuleyni (r.a) üzerinde bir etkisi olmuştur. Ancak bunların arasında adeta Kuleyni ile özleşen bir şahsiyet göze çarpıyor. Öyle ki, Kuleyni denilince akla o yüce şahsiyet gelirdi. Usul-u Kâfi'de yer alan rivayetlerin üçte biri ondan nakledilmiş ve kaynaklarda ismi sıkça anılmaktadır. Öyle ki Usul-u Kâfiyle yaşamakta ve 7140 hadis senedinde adı geçmektedir.

Bu şahsiyet Ali b. İbrahim el-Kummi'den<[1] (r.a) başkası değildi. Yazdığı tefsir kitabı Şia'nın asıl kaynak kitaplarından oldu. Eğer Kuleyni (r.a) hastalığında ve sağlığında bir pervane misali onun etrafında dönmeseydi kuşkusuz ki adının geçtiği hadisler ve diğer eserleri yok olup giderdi. Ancak Kuleyni (r.a) bir an olsun bu hadis okyanusunun peşinden ayrılmadı. Ehlibeyt (a.s) aşığı olan Kuleyni (r.a) yudum yudum içmekle yetinmedi aksine o ilim okyanusundan notlar aldı ve kendisinden sonra Şiilere armağan olarak bıraktı.

BİR BAŞKA HİCRET

Kum şehri Şiilerin merkezi olması hasebiyle Ehlibeyt (a.s) hadisi peşinde olan herkes aradığını bu şehirde bulabiliyordu. Fakat Kuleyni'nin (r.a) hadis aşkı onu bu mukaddes yeri terk edip diyar diyar dolaşmasına ve duyulmamış hadisler peşine düşmesine sürükledi. Hadis elde etmek amacıyla yolculuk ettiği şehirlerden biri de mukaddes Kûfe şehriydi. Kûfe şehri, o dönemlerde İslam ilimleri merkezlerinden biriydi. Kûfe'ye gidip oranın ilmi atmosferinden yararlanmayan araştırmacı ve muhaddis pek nadirdir.

Kûfe şehri, gerçekte görüş ve düşünce alışverişinin serbest olduğu bir yerdi. Her mezhep mensubu özgürce kendi inancını tebliğ edebiliyor ve kendi inançları doğrultusunda dersler ve hadisler nakledebiliyordu.

İbni Ukde, Kûfe'nin büyük hadis hafızlarından ve birçok mezhep büyüğünün dersinden yararlandığı büyük bir şahsiyetti. Zeydi Carudi Fırkasına mensup olmasına rağmen zahitliği ve takvası onu güvenilir bir muhaddis kılmıştı. O, bütün mezheplerin kendisinden hadis naklettiği ender kişilerden biridir. Kuleyni'de o büyük şahsiyetten hadisler öğrenmiştir.

SİGATU'L İSLAM

Kuleyni (r.a), şehir şehir dolaşıp çok sayıda muhaddis ve üstattan ilim ve hadis tahsil ettikten sonra, Bağdat'a gitti. Yolculuklarında ilmini ve ahlaki faziletini o kadar mükemmel sergiledi ki gittiği her yerde insanları derinden etkiliyordu. Kuleyni (r.a), Bağdat'a girdiğinde herkes tarafından tanınan bir şahsiyet olmuştu.

Şiiler onunla iftihar eder, Ehlisünnet ise saygı duyardı. Takva, ilim ve faziletiyle kısa bir zamanda Şiilerin ve Sünnilerin mercii oldu. Şii'siyle Sünni'siyle herkes fetvasına müracaat ederdi. Bu yüzden de ona "Sigatu'l-İslam" lakabını verdiler.[2]

Kuleyni (r.a), yaşadığı dönemin en tanınmış simalarından biriydi. Muhaddis ve âlimlerin ilmi mücadelesinin doruk noktaya vardığı bir dönemde, İmam-ı Zaman'ın (a.f) dört has naibinin toplumsal ve siyasi yasakları bulunması nedeniyle de, Şia'nın kültür ve ilmi meseleleri Kuleyni'nin omuzlarına yüklenmişti.

USUL-U KÂFİ'NİN TELİFİ

Bağdat, Kuleyni'nin (r.a) eserlerini telif ettiği bir merkezdi. Fırsatı değerlendirerek onca katlandığı zahmetlerden sonra Usul-u Kâfi hadislerini bir araya topladı. Şia toplumunu çok iyi analiz etmiş ve tanımıştı. İmam Zaman'ın (a.f) gaybeti ve halkın dört has vekiline ulaşamaması nedeniyle İslam ve Şia öğretilerini içerecek bir kitaba ihtiyaç olduğunu düşündü. Bu amaçla büyük bir gayret ve çaba ile toplamış olduğu hadisleri düzeltip, Şiilere Kuran'ın yanında İslami ilimleri ve hükümleri içeren hidayet edici bir kitap bırakmayı düşündü.

Sonunda da iki ciltten oluşan el-Kâfi Mecmuası, beş ciltlik Kâfi ve birer cilt olan "Furû-u Kâfi" ve "Ravza-i Kâfi'yi" kaleme aldı. Peygamber (s.a.a) ve Masum İmamlardan (a.s) nakledilen hadislerden oluşan Usul-u Kâfi toplam 16199 hadis içermektedir. Kuleyni (r.a), Usul-u Kâfi'yi 20 yıl zahmetten sonra telif etmiştir. Kalıcı bu eserin telifiyle, kendi dönemi ve belki de İslam tarihinde Şia âlimlerine altın bir çağ yaşattı.

Kuleyni'nin (r.a) 20 yıl zarfında Şia âlemine yaptığı bu hizmeti altı büyük Ehlisünnet âlimi kendi mezhepleri için bir asırda ancak yapabilmiştir. Kâfi mecmuası Şia'nın en önemli ve değerli hadis kitaplarındandır.

Kuleyni (r.a), İslami ahlak ve değerlerle uğraşırken Avrupalıların ilimden haberleri yoktu. Onlar, aklı ve ilmi mahkemelerinde yargılıyorlardı. Hâlbuki Şia'nın ilk ilim babı akıl ve ilim babıdır. Bu bablardan sonra da Tevhid, Hüccet, İlahi ve insani değerler dersleri yer alır. Bütün bilginler Kâfi kitabını kendi ilim dallarında incelemektedirler. Bu değerli esere filozoflar, arifler ve fakihler birçok şerhler yazmışlardır. Yazılan tüm bu şerhler Kâfi'nin ne kadar kapsamlı ve önemli bir eser olduğunun belirtisidir. Kâfi'ye yazılan şerhlerden bazılarını şöyle sıralayabiliriz:

1-Mir'atu'l Ukul Allame Meclisi (r.a), Fıkhı

2-Sadru'l Mutaâllimin Molla Sadra (r.a), Felsefi ve irfani

3-Vafi Kitabı, Molla Muhsin Feyz-i Kaşani (r.a)

4-Molla Salih Mazanderani'nin şerhi

KULEYNİ'NİN (R.A) METODU

Kuleyni'nin (r.a) Bablardaki Hadis Metodu:

Kuleyni (r.a), Usul-u Kâfi kitabında sahih ve doğru hadisleri babın ilk başına getirmiş, ardından da müphem (manası açık olmayan) ve muhtasar (kısa) hadisleri zikretmiştir.

Bunlarla beraber Kuleyni (r.a) âlimler ve muhaddisler arasında yaygın olmayan "iddet"[3]kelimesini başlattı. Bu metodu seçmesinde ravilerinin meşhur olması ve kitabın hacminin küçük olmasını esas almıştır. Kuleyni'nin bu metodu diğer âlim ve muhaddislere örnek olmuş ve onlara ilmi çalışmalarında kolaylık sağlamıştır. Şeyh Tusi (r.a) kitabının fihristinde, Neccaşi'de (r.a) Ricalkitabında rivayetleri bu metotla nakletmişlerdir. Bu nedenle bazen hadislerde ravinin ismi zikredilmeden önce o hadisin Kuleyni'-nin (r.a) vasıtasıyla nakledildiği görülmektedir. Bazı âlimler ise bu hadislerin Kuleyni'nin (r.a) İmam Zaman (a.f) ile irtibatta oluşunun bir göstergesi olduğunu ileri sürmüş ve bu hadislerin İmam Zaman'ın (a.f) huzurunda ıslah edilmiş olabileceği görüşünü savunmuşlardır. Bazı büyük âlimler şöyle naklederler: İmam Zaman (a.f) şöyle buyurmuştur: "Kâfi, Şiilerimize kifayet eder."

Kuleyni (r.a), nurlu ve bereketli hayatında İslam dünyasına Kâfi mecmuasının yanı sıra el-Redd'u alel KeramiteRüya Tabirleri, Ehlibeyt (a.s) hakkında kasideler, Rical ve daha birçok değerli eserler armağan etmiştir.

KULEYNİ (R.A) EĞİTİM KÜRSÜSÜNDE

Kuleyni (r.a), kendisinden ilim öğrenmek amacıyla Bağdat'a gelen öğrencilerden habersiz değildi. Ömrünü ilahi ideolojinin yaygınlaştırılmasına adadı. Birçok şahsiyet onun öğrencisi olma ve ondan hadis nakletme şerefine nail olmuşlardır. Bu şerefe ulaşan öğrencilerden bazılarının isimlerini aşağıda zikrediyoruz:

1-Ebu Abdullah Ahmed b. İbrahim İbn-i Ebu Rafi es-Simyeri r.a)

2-Ebu'l Hüseyin Ahmed b. Ahmed b. el-Katib-i el-Kûfi (r.a)

3-Ebu Hüseyin Ahmed b. Ali b. Said el-Kûfi (r.a)

4-Ebu'l Hüseyin Ahmed b. Muhammed b. Ali b. el-Kûfi

5-Ebu Galib Ahmed b. Muhammed er-Razi (r.a)

6-Ebu'l Kasım Cafer b. Muhammed b. Cafer b. Musa b. Kavluveyh (r.a)

7-Ebu'l Hasan Abdülkerim b. Abdullah b. Nasr el-Bezzar et-Tebyisi (r.a)

8-Ali b. Ahmed b. Musa ed-Dakkak (r.a)

9-Muhammed b. Ahmed Sinani (r.a)

10-Muhammed b. Muhammed b. Asim el-Kuleyni (r.a)

BAŞKALARININ GÖZÜNDE KULEYNİ (R.A)

Kuleyni'nin (r.a) zamet ve üstünlüğü konusunda Şia ve Sünni âlimleri birleşmişlerdir. Her iki İslam fırkası âlimleri onu saygı ve övgüyle anmışlardır.

1-Neccaşi şöyle der: "Kuleyni (r.a), kendi döneminde Zehebi'nin Rey kentinde öğretmenliğini yapıyordu. Hadis konusunda sahip olduğu üstün özelliğiyle insanlar arasında güvenilir ve sağlam bir şahsiyet olarak tanınırdı."

2-Şeyh Tusi (r.a): "Güvenilir bir şahsiyet olmasının yanı sıra rivayetlere de vakıf biriydi."

3-İbni Şehr-i Aşub: "Rivayet alanında yetenekli bir âlimdi."

4-Seyyid Radiyuddin b. Tavus: (r.a) "Muhammed b. Yakub el-Kuleyni (r.a), güvenilirliği ve sağlamlığı hakkında ittifak edilen şahsiyetlerdendir."

5-Seyyid Muhammed Bakır el-Hansari (r.a): "O, gerçek bir Eminu'l İslam'dır; iyi bir kılavuz, şeriatta ise ileri gelenlerin başında yer alır."

1-Ehlisünnet âlimlerinden İbni Esir'de onun hakkında şöyle der: "O, İmamiye mezhebinin imamlarından ve âlimlerinden biridir."

2-Ehlisünnet âlimlerinden İbni Hacer şöyle der: "Şia mezhebi hakkında eserler kaleme almış Şia fakihlerindendir."

3-Yine bir başka Sünni âlimi Firuzabadi (r.a) şöyle der: "Muhammed b. Yakub el-Kuleyni (r.a), Şia fakihlerinden biridir."

KULEYNİ'NİN (R.A) VEFATI

Kuleyni (r.a), 70 yıl araştırma ve mücadele dolu iftiharlı bir yaşamdan sonra gözlerini hayata yumdu ve ebedi yurduna göç etti. O, ölmedi, ancak yazdığı Usul-u Kâfi kitabıyla bir yıldız misali gökyüzünden Şiilerin üzerine ışık saçmaktadır. Cismen dünyada yaşasa da ruhu cennetteydi. Çünkü bütün ömrünü Ehlibeyt (a.s) yoluna adamıştı. Hicri 329 yılının Şaban ayında hakkın rahmetine kavuştu.[4]

Ölümüyle yalnız Şiileri değil aksine diğer İslam mezheplerini de yasa boğdu. Cenazesine Bağdat'ın ileri gelen şahsiyetlerinden olan Ebu Kayrat Muhammed b. Cafer el-Hasan-i (r.a)[5]namaz kıldı.

Selam olsun Kuleyni'nin (r.a) İslam diyarında parladığı ve Allah katında haşrolacağı güne!

MEZARI

Kuleyni (r.a), Bağdat'ın Kûfe kapısında bulunan mezarlığın batı tarafında bir yere toprağa verildi. Kabrinin yerini bilen İbn-i Abdun (r.a) şöyle der: "O'nun mezarını Suratu't-Tai'de gördüm. Mezar taşına kendisinin ve babasının adı yazılıydı. Hicri dördüncü yılının sonlarına doğru mezar taşındaki yazılar silinmişti. Bugün mezarı Dicle nehrinin doğu kıyısında bulunan bölgede yer alır.

 

[1]-Mu'cemu'r-Rical, hadis Ayetullah Hoi, c.11, s.194.

[2]-Reyhantu'l Edeb, c.5, s.79.

[3]-İddet; Hadis silsile senedinde ravilerin yerine kullanılır. Bu metot il kez hadis ravilerinin meşhur olmaları nedeniyle ve kitabın hacmini azaltmak amacıyla Şeyh Kuleyni tarafından kullanılmıştır.

[4]-Reyhantu'l Edeb, c.5, s.80.

[5]-Reyhantu'l Edeb, c.5, s.80.

 

 

EBU ABDULLAH MUHAMMED B. MUHAMMED B. NUMAN

[Ö. H/413, M/992.]

Şia, sahip olduğu iftihar dolu bir tarih ve yetiştirdiği büyük âlimlerle tarihin seyrini değiştirmiştir. Şeyh Müfid (r.a) dördüncü asırda iftihar dolu yaşamıyla yaklaşık 50 yıl Müslümanların ilmi ve kültürel faaliyetlerinin bayraktarlığını yaptı. Öyle ki dostuyla düşmanıyla kalem ve kâğıtların methinden aciz kaldığı bu büyük düşünür ve âlime Müfid lakabını verdiler.

DOĞUMU YERİ

Bu parlak ilim meşalesi 13 Zilhicce hicri 336'da Bağdat'ın Ukbera bölgesinde dünyaya geldi. Babası ona Muhammed ismini verdi.[1]

Babası takva ve ilim ehli olduğu için ona (öğretmenin oğlu) lakabını verdiler. Muhammed'in çocukluğundaki istidat, zekiliği, temiz ve soylu bir ailenden oluşu, gelecekte onun İslam âlemi ve Bağdat'ın parlak bir âlimi olacağının sinyallerini veriyordu. İlme olan alaka ve merakı, babasıyla birlikte Bağdat'a gidip ilim tahsiline başlamasına vesile oldu. Muhammed'in temiz ruhundaki ihlâs ve samimiyet onun 5 yaşında İbni Ebu İlyas'tan (r.a) rivayet nakletme izni alma merhalesine getirdi. Yedi buçuk yaşlarında iken İbni Semmak'tan (r.a) rivayet nakletmeye başladı.[2]

 

ŞEYH MÜFİD'İN (R.A) ÜSTATLARI

Şeyh Müfid (r.a) Bağdat'ta tahsil ettiği dönemlerde ilmiyle ön plana çıkmış ve 70'ten fazla âlim ve üstadın huzurundan istifade etmişti.

1-Kelam ve akait dalında Muzaffer b. Muhammed Ebu Yasir ve İbni Cuneyd-i Eskafi (r.a)

2-Fıkıh alanında Cafer b. Muhammed b. Kavlu-veyh (r.a)

3-Hadis ve rivayet alanında Muhammed b. İmran Merzbani

İbn-i Hamza Taberi, İbn-i Davud Kummi, Şeyh Saduk (r.a) gibi üstatların huzurlarından istifade etti.

ŞEYH MUFİD (R.A) DÖNEMİNDE İSLAM ÂLEMİ

Peygamber'in (s.a.a) vefatının üzerinden yaklaşık 300 yıl geçiyordu. Masum İmamlar (a.s) Beni Ümeyye ve Abbasiler tarafından şiddetli bir şekilde zulüm görmekteydi. Halifelerin fiziki ve manevi işkence ve baskıları devam ediyordu. Dördüncü asrın ortalarında bu baskılar nispeten azaldı. Bir taraftan (İsmailiye Şialarından olan) Fatimi halifelerinin Mısır'da hükümet etmeleri diğer taraftan da Seyfi devle Hemdani halifelerinin Şam'da hüküm sürmeleri azda olsa Şiilerin rahat nefes almalarına neden oldu.

Bunlarla birlikte Doğuruyan, Sufariyan, Tahiriyan ve en önemlisi samimi ve Ehlibeyt (a.s) dostlarından olan Âl-i Bûye hükümetinin İran ve Irak'ta hükümet etmeleri ortamı biraz daha yumuşatmıştı. Şeyh Müfid'in (r.a) doğumundan 2 yıl önce hicri 334'te Ahmet Muizzu'd-Devle Bağdat'ta Âl-i Bûye hükümetini kurarak Bağdat tarihinde yeni bir sayfa açtı. Şiiler bu fırsattan istifade ederek kendi görüş ve inançlarını yaymaya başladılar.

İlk olarak hicri 352 tarihinde Aşura merasimi resmi olarak anıldı ve Gadir-i Hum resmi bir bayram olarak kutlandı. Hicri 367'de Azudu'd-Devle'nin hükümete gelmesiyle Şiiler tam olarak rahatlığa kavuştu. Bu tarihten sonra Şeyh Müfid (r.a) 36 yaşlarında Şia'nın ihtişamlı ve güçlü bir dini lideri oldu.

ŞEYH MÜFİD (R.A) ÖNDERLİK KÜRSÜSÜNDE

Azudu'd-Devle'nin vefatıyla Şiilere karşı güdülen kin ve düşmanlık yeniden baş gösterdi. Hicri 381 yılında Abbasi halifesi Kadir'in hükümete gelmesiyle Abbasi saltanatı yeniden hayata döndü ve Âl-i Bûye hükümetinin gücü azaldı.

Mezhep tartışmaları, etnik çatışmalar, fitne alevleri yeniden alevlendi. Yalancı ve satılmış din görevlileri siyasiler tarafından beslendi.

Şia'nın önderliğini yapan Şeyh Müfid (r.a) basiretli, ferasetli tedbirler ve tutumlarıyla bu güçlere karşı direniyor ve mücadelesini sürdürüyordu. Artık mücadele bayrağı tamamen Şeyh Müfid'in (r.a) elindeydi. Muhaliflerin bütün inançlarını tanıyıp uygun cevaplar vererek onları susturuyordu. Onunla münazara ve tartışmaya giren her grup yenilerek karşısında âcizane diz çökmek zorunda kalıyordu.

YEŞİL MEKTUPLAR

Şeyh Müfid'in (r.a) biyografisini incelediğimizde İmam-ı Zaman'a (a.f) kendi el yazısıyla yazdığı yazı göze çarpmaktadır. Hicri 416 yılı Safer ayında, İmam-ı Zaman'a (a.f) mektup gönderdi. Şeyh heyecan ve sevinçle mektubu açtığında İmam-ı Zaman'ın (a.f) el yazısını görür.

Mektupta şöyle yazıyordu: "Saygıdeğer, emin ve hidayete ermiş kardeşim Şeyh Müfid (r.a)"[3]

İmam-ı Zaman'ın (a.f) ikinci mektubu Perşembe 23 Zilhicce Perşembe günü Şeyhin eline ulaşır:

 "Bismillahirrahmanirrahim!

 Ey hak yardımcısı, sadakat ve doğrulukla Allah'a davet eden, Allah'ın selamı üzerine olsun."

ŞEYH MÜFİD'İN (R.A) HAYATINDAN HİKÂYELER

Doğruluk, iman, ilim, ihlâs ve sadakat şeyh'in etine kanına işlemiş ve tüm vücudunda yer edinmişti. Bir gün kazara bir konuda yanlış fetva verir. İmam-ı Zaman (a.f) onu düzeltir.

Bir müddet sonra Şeyh yanlış fetva verdiğinin farkına varır ve fetva vermekten vazgeçerek evinin kapılarını halka kapatır. İmam-ı Zaman (a.f) ona bir mektup yazarak şöyle buyurur:

"Siz fetvanızı verin, biz yanlışlarını düzeltiriz."

Fıkhı bir konu üzerinde üstat ile öğrencisi arasında (Şeyh Müfid ve Seyyid Murtaza) görüş ayrılığı vuku bulur. Her ikisi de kendi delilleriyle konuyu ispatlamaya çalışır. Ancak konu bir neticeye varmadan çözülmez. Konuya İmam Ali'nin (a.s) hakemlik yapmasını isterler. Meseleyi yazıp İmam Ali'nin (a.s) mübarek mezarının üzerine koyarlar.

Ertesi gün gidip aldıklarında güzel bir el yazısıyla şöyle yazıldığını görürler: "Ey Şeyh, sen, güvendiğim birisin, ancak bu konuda hak oğlum Seyyid Murtaza'dan yanadır."[4]

ŞEYH MÜFİD'İN (R.A) AHLAKI VE MANEVİYATI

Şeyh Müfid'in (r.a) onca ilmi uğraşlar ve mücadeleler arasında yüce İslam ahlakıyla ahlaklanmayı ve maneviyatı ihmal etmedi. Gün geçtikçe ahlak ve maneviyatına bir yenisini katıyordu. Doğruluk, alçakgönüllülük, ibadet ve sadeliği ile dostu-düşmanı kendisine hayran bırakmıştı. Dünyadan uzaklaşıp fakirlerle oturup kalkması ruhunu rahatlatıyordu.

 ŞEYH MÜFİD (R.A) EĞİTİM VE TELİF MEYDANINDA

Şeyh Müfid (r.a) öğrenciler yetiştirmeye ve kitap telifine büyük önem vermekteydi. Bir taraftan değerli eserler kaleme alıyor diğer taraftan da çok sayıda hidayet meşalesi yetiştirdi. Şeyh, Seyyid Razi, Seyyid Murtaza, Şeyh Tusi ve Neccaşi (r.a) gibi onlarca âlim terbiye ederek İslam topluma kazandırdı. Diğer taraftan akıcı ve keskin kalemiyle çeşitli konularda onlarca değerli eserler yazdı.

Usul-u Fıkıh, Kelam İlmi, Akait, Kuran'da İmametin İspatı, İmam Mehdi'nin (a.f) gaybeti konularında kitaplar telif etmiş ve ayrıca Masum İmamların (a.s) hayatını içeren konular hakkında İrşad ve Cemel eserini kaleme almıştır.

ŞEYH MÜFİD'İN (R.A) ÖLÜMÜ

Ramazan ayının ilk günleri hicri 413 yılında Bağdat şehri siyahlara bürünmüştü. Matem ve yaslı halk şehrin meydanında toplandı. 80 bin matemli insan yetimlik gözyaşları dökerek bir başka Aşura meydana getirdiler. Halk Seyyid Murtaza'nın (r.a) imamlığında o yüce insanın bedenine cenaze namazı kılarak Kazımeyn'e defnettiler.

Bu büyük acı ve matem İmam Zaman'ın (a.f) mübarek kalbinin hüzünlenmesine neden oldu. İmam-ı Zaman (a.f) duyduğu hüzün ve duygularını şu şiirle dile getirmiştir:

Senin ölüm haberinin sesi duyulmasın! Senin ölümün Al-i Resulün büyük musibetidir. Eğer toprak altında saklandıysan,

İlmin hakikati ve Allah'a tapınma gerçeği sende tecelli etti. Mehdi Kaim (a.f) seviniyordu senin ders celselerini gördüğünde.

Yıllarca Şeyh Müfid'in (r.a) öğrenciliğini yapan Seyyid Murtaza'da (r.a) hüzün ve acısını şöyle dile getiriyor:

Bu diyarda kim sakin oldu

Ebediyet elbisesi giyerek baki kaldı.

 

 


[1]-Ricalu'n-Neccaşi.

[2]-Tarihi Bağdati, c.7, s.449.

[3]-Müstedreku'l Vesail, c.3, s.517-518.

[4]-Kasasu'l Ulema, s.399-403.

 

 

MUHAMMED B. ALİ B. BABİVEYH

[Ö. H/381, M/960]

DOĞUM YERİ

Muhammed b. Ali b. Babiveyh (r.a) diğer adıyla Şeyh Saduk hicri 306 yılında mukaddes Kum şehrinde dünyaya geldi. Kum, Tahran'a 135 km. uzaklıkta yer alan bir şehirdir. Günümüzde olduğu gibi geçmişte de ilim ve içtihat şehri olarak tanınırdı.

Kum şehri tarih boyunca Şia kültürünün beşiği olmuş ve üzerinde İslam ve Ehlibeyt (a.s) dostlarını barındırmıştır. Bu mukaddes ilim diyarında emsaline az rastlanır muhaddisler ve İslam âlimleri yetişmiştir. Kum eskiden beri hadis, tefsir, fıkıh, tarih ve felsefe ilimlerinin merkezi olmuştur.

Kum şehrinde yetişen din âlimleri, Emevi-Abbasi zulüm ve baskılarının had safhaya vardığı dönemlerde, Ehlibeyt (a.s) kültür ve ilmini yaymak amacıyla Masum İmamların (a.s) huzuruna vararak, aldıkları ilimleri çeşitli bölgelere ulaştırmışlardır.

Bu topraklara defnedilen âlimler ilim ve Kuran'a son derece önem verirdi. Tarihin nakline göre 700 mümin ve muhaddis bu kutsal topraklara defnedilmiştir. İşte o seçkin âlim ve muhaddislerden biri de meşhur Şeyh Saduk'tur.

NESEB VE SOYU

Tanınmış âlim olan Şeyh Saduk'un (r.a) soyu, İran'da 300 yıldan fazla büyük bilginin yetiştiği Babiveyh hanedanına dayanır. Şeyh Saduk Babiveyh hanedanının yetiştirdiği ender ve güzide âlimlerinden biridir.

Babiveyh, Şeyh Saduk'un (r.a) büyük dedesidir. Bu hanedandan ilk İbn-i Babiveyh lakabını da Şeyh Saduk'un babası Ali b. Hüseyin b. Musa b. Babiveyh (r.a) almıştır.

İbn-i Babiveyh (r.a), çeşitli konularda yaklaşık yüz cilde yakın eser telif eden büyük bir Şia âlimidir.

Yaşadığı dönemde Kum ve etraf köylerdeki Şiaların önderliğini üstlenmiştir. İmam Hasan Askeri (a.s) ve İmam Zaman'ın (a.f) Gaybet-i Sugra döneminde İmamın has naiplerinden olan Hüseyin b. Ruh'un (r.a) zamanlarında yaşamıştır.

Takva ve ilim sembolü olan Şeyh Saduk (r.a), geçimini Kum'daki dükkânı aracılığıyla temin ediyordu. Büyük bir âlim olmasına rağmen mütevazı bir yaşam sürüyordu. Büyük bir bilgi ve manevi makama sahip olan Şeyh, günümüzde de âlimler arasında saygıyla anılmaktadır.

MUHAMMED'İN (R.A) DOĞUMU

Uzun yıllar çocuk sahibi olamaması babasını rencide ediyordu. Ömründen 50 yıl geçmiş ve artık yaşlanmaya başlamıştı; ama hiçbir zaman Allah'ın rahmetinden ümidini kesmedi. Devamlı dualarında Allah'tan hayırlı bir evlat istiyor, ama ne yapacağını bilemiyordu. Bir gün mevlası İmam Zaman'a (a.f) mektup yazarak, hakkında dua etmesini istedi.

Yazdığı mektubu gönderecek güvenilir birini arıyordu. O sıralar Kum'dan Irak'a bir kafile gitmekteydi. Kafilenin içinde Ebu Cafer adında samimi bir arkadaşı vardı. Mektubu ona verdi. Çünkü Cafer'in mektubu sapasağlam maksada ulaştıracağını biliyordu.[1]

İmam Zaman'a (a.f) yazdığı mektubu Ebu Cafer'e verdi. Mektubu Irak'ta bulunan İmam Zaman'ın (a.f) vekili Hüseyin b. Ruh (r.a) vasıtasıyla İmam Zaman'a (a.f) vermesini istedi.

Ebu Cafer şöyle diyor: "Mektubu İmam Mehdi'nin (a.f) vekiline verdim. Üç gün sonra İmam Mehdi'nin (a.f) İbni Babiveyh'e (r.a) dua edeceği haberini getirerek şöyle dedi; "Yakında Allah ona bereket ve hayır kaynağı olacak erkek bir evlat nasip edecektir."

Şeyh Tusi (r.a), Gaybet kitabında Şeyh Saduk'un (r.a) doğumunu şöyle nakleder: "Kum'un ileri gelen ve seçkin bazı âlimleri şöyle nakletmiştir; Ali b. Hüseyin b. Babiveyh (r.a) amcasının kızıyla evlendi. Fakat onun bu evliliğinden çocuğu olmadı. O sıralar İmam-ı Zaman'ın (a.f) üçüncü has naibi olan Ebu'l Kasım Hüseyin b. Ruh (r.a) yaşıyor ve Müslümanlar ile İmam Mehdi (a.f) arasındaki irtibatı sağlıyordu.

Allah'ın kendisine bir çocuk inayet etmesi için İmam Zaman'a (a.f) mektup yazar, İmam Mehdi'den (a.f) şöyle bir cevap gelir; "Bu hanımından çocuk sahibi olmayacaksın, fakat yakında Diylemli bir hanımla evleneceksin, Allah, sana o hanımdan sonradan fakih olacak iki çocuk verecektir.[2]

Şeyh Saduk (r.a), "Kemalu'd-din" adlı kitabında İmam Zaman'ın (a.f) kendisi hakkındaki duasını nakletmiştir. Şeyh Saduk (r.a) bu kitabında şöyle yazar; "Ders, ilim ve hadis öğrenmeye olan alaka ve merakımı gören Ebu Cafer bana şöyle dedi; "Aslında ilim ve derse bu kadar düşkün olman ve ilgi göstermen şaşılacak bir iş değildir. Çünkü sen İmam Zaman'ın (a.f) duasıyla dünyaya geldin."

Bu müjde, İbn-i Babiveyh'e (r.a) verildi. Deylemli hanımla evlendikten bir müddet sonra Muhammed adında bir çocuğu oldu. Bir süre sonra da ikinci oğlu Hüseyin dünyaya geldi. Hüseyin b. Ali b. Babiveyh'de babası ve kardeşi Muhammed gibi onlardan sonra Babiveyh ailesinin büyük âlim ve şahsiyetlerinden oldu.

ÇOCUKLUK VE GENÇLİK DÖNEMİ

 Muhammed (r.a) dünyaya geldiğinde, babası gençlik dönemini geride bırakmıştı. Dini meseleleri, İslami ahlakı büyük âlimler ve muhaddislerden öğrenmişti. Döneminde Şia'nın rehberlik vazifesini üslenmişti. Belki de bu Allah'ın bir hikmetiydi. Sanki Muhammed böyle bir zamanda bu tecrübeli ailede doğru şekilde eğitilsin diye onlara verilmişti. Muhammed, anne ve babasının terbiyesi altında güzel ahlakla büyüdü.

TAHSİL DÖNEMİ

Muhammed (r.a) ilk dini eğitimini küçük yaşlarında Kum şehrinde babasından aldı. Yılmadan büyük bir ciddiyetle ilim tahsil ediyor ve gün geçtikçe ilmine ilim katıyordu. Genel dersleri babası Ali b. Babiveyh'den (r.a) almasının yanı sıra büyük üstatların derslerine de iştirak ediyordu. İlmi açıdan iyi bir seviyeye ulaştıktan sonra, büyük hadis üstatlarından yararlanmak amacıyla seferlere çıktı.

Bütün bu başarılarını huzurlarından yararlandığı büyük ve meşhur üstatlarına borçluydu. Birçok üstadın dersinden yararlandığı için üstatlarının kimler olduğu kesin olarak bilinmemektedir.

Şeyh Abdurrahim Rabbani Şirazi (r.a) "Maaniu'l Ahbar" adlı kitabında Şeyh Saduk'un (r.a) biyografisini naklederken 252 büyük üstadın adını zikrediyor.[3]

Şimdi Şeyh Saduk'un (r.a) Kum şehrinde olduğu dönemlerde huzurlarından yararlandığı bazı üstatların isimlerini zikrediyoruz:

1-Muhammed b. Hasan b. Velid (r.a)

2-Ahmed b. Ali b. İbrahim Kummi (r.a)

3-Muhammed b. Yahya b. Attari Kummi (r.a)

4-Hüseyin b. İdris (r.a)

5-Hamza b. Muhammed Alevi (r.a)

REY'DE İKAMETİ

Şeyh Saduk'un (r.a) hayatındaki ilginç ve önemli olaylardan biri:

İranlı Şia olan Âl-i Bûye padişahları 322'den 448 tarihine kadar Irak, Adalar ve Şam'ın kuzeyi olmak üzere İran'ın büyük bir bölümüne hükmediyordu.

Şeyh Saduk (r.a), Âl-i Bûye padişahları olan Rükn'ud-Devle Deylemi'nin daveti üzerine Kum şehrinden Rey'e hicret etti.

HADİS ÇAĞI

Şeyh Saduk'un (r.a) yaşadığı çağı hadis çağı olarak adlandırabiliriz. Kuleyni'nin başlattığı ilmi hareket Şeyh Saduk'un (r.a) faaliyet ve çabalarıyla devam etti. Kuleyni (r.a) Rey'e hicret ederek orada Şia'nın ilk kitabını yazdı. Bu ilmi hareketle hadis mektebi kuruldu. Şeyh Saduk (r.a), bu hareketi geliştirerek temellerini sağlamlaştırdı. Şeyh Saduk (r.a), Kuleyni'nin (r.a) yolunu devam ettirmek için, ilmi yolculuklarını başlattı.

İLMÎ YOLCULUKLARI

Şeyh Saduk'un (r.a) hayatını dikkatle incelediğimizde, hadis toplama ve ezberlemeyi, din önderlerinin buyruklarını insanlara ulaştırmayı kendisine ilke edindiğini görmekteyiz. Bu hedefine ulaşmak için Belh, Buhara, Kûfe, Bağdat, Mekke, Medine ve kısacası o dönemin bütün ilim merkezlerine yolculuk etmiştir. Yolculuğun tüm zahmetlerine katlanarak Peygamber (s.a.a) ve Ehlibeyt (a.s) hadislerini tahsil ederek geri döndü.            

Şeyh (r.a), gittiği her şehirde ilim üstatlarını bulup onlardan istifade ediyordu. Bireysel çabasıyla bir araya getirdiği ilimlerle ilim âşıklarının susuzluklarını gideriyor ve onları hadis pınarından doyuruyordu.

Hicri 352'nin Recep ayında İmam Rıza'nın (a.s) ziyaretine müşerref oldu. Ziyaretten sonra yeniden Rey şehrine döndü. Aynı yılın Şaban ayında, o dönemlerde Horasan'ın en önemli şehirlerinde olan Nişabur'a gitti. Orada İmam Mehdi'nin (a.f) gaybeti ile ilgili ortaya atılan şüpheleri verdiği cevaplarla gidererek bu konuda insanları aydınlattı.

Şeyh Saduk (r.a) o dönemin büyük hadis üstatları olarak kabul edilen Hüseyin b. Beyhaki (r.a), Merv ve Ebu Yusuf'tan hadis ilmi öğrendi. Aynı yıl içinde Bağdat'a giderek Hüseyin b. Yahya Alevi (r.a) ve İbrahim b. Harun (r.a) gibi büyük üstatlardan hadis ilmi öğrendi.

354 yıllarında da Kûfe'ye giderek Ahmed b. İbrahim b. Harun'dan (r.a) hadis öğrendi.

Şeyh, aynı yıl hac farizasını yerine getirmek amacıyla Hicaza gider ve yol üzerindeki Hamedan şehrinde Fazl b. Abbas Kindi (r.a) gibi büyük âlimlerden hadis öğrenimine devam eder. Hac ziyaretinden dönüşünde Mekke-Medine arasındaki Fid kasabasında Ahmed b. Ebu Cafer Beyhaki'den (r.a) hadis öğrenir. 367 yıllarında yeniden Meşhed'e giderek Ebu'l Berakat'tan hadis öğrenir. Hicri 368 Muharrem ayında Rey şehrine geri döndü. Daha sonra Maverau'n-Nehr ve Belh şehirlerine gitti.

Irak'ta ikamet eden Ebu Abdullah Nimet'in (r.a) isteği üzerine "Men-la Yehzaruhu'l Fakih" kitabını telif etti. Oradan da Serahs ve Semerkant'a sefer etti.

ŞEYH SADUK'UN (R.A) İLMİ MAKAMI

İmam-ı Zaman'ın (a.f) duasının bereketiyle Şeyh Saduk'un (r.a) namı dünyaya yayılmaya başlamıştı. Tüm âlimler onu övgüyle anarak ilmi karşısında boyun eğiyorlardı. Bağdat seferlerinde Şeyh Saduk'un (r.a) şöhreti yöre halkını o kadar etkilemişti ki neredeyse yöre halkından Şeyhin ilminden yararlanmayan kimse kalmamıştı.

Şeyh Saduk'u (r.a) yalnız bir muhaddis, fakih ve ya da usulcü olarak anmak yanlış olur. Çeşitli konularda yazdığı kitaplara ve din âlimleriyle yapmış olduğu konuşmalara bakıldığında onun derin bir okyanus olduğu anlaşılmaktadır.[4]

Şeyh Saduk'un (r.a), yaşadığı dönemin kısıtlı imkânlarıyla yapmış olduğu çalışmaları, diyar diyar dolaşıp hadisler toplamasını ve yazmış olduğu kitapları günümüzün bu imkân ve teknolojisinden yararlanarak bile yapmak imkânsızdır. Fakat Şeyh Saduk (r.a), bunları İmam Mehdi'nin (a.f) duasının bereketiyle başarmış ve Şia âlemine büyük bir miras bırakmıştır.

İMAMİYE'NİN FAKİHİ

Şeyh Saduk'un (r.a) eğitim ve ilmi tartışmaları hususunda ilginç konular göze çarpmaktadır.

Şeyh Saduk (r.a) mukaddes Meşhed şehrinde Salı ve Cuma günleri hadis dersi veriyordu. Burada imla ettiği dersler ve hadisler "Emali veya Mecalis" adı altında basılmıştır. Şeyhin dersleri 22 Recep hicri 367, Cuma günü başlamış, 19 Şaban 368 hicri tarihinde sona ermiştir.

Şeyh Saduk (r.a), İmamet, İmamın gaybeti ve Hz. Mehdi'nin (a.f) ömrü hakkında farklı mezheplerin kelamcılarıyla birçok tartışmalar gerçekleştirmiştir. Merhum Şuşteri bu ilmi tartışmaları "Mecalisu'l Müminin" adlı kitapta bir araya getirmiştir. Bu tartışmaların en önemlisi Rey şehrinde Âl-i Bûye padişahlarından Rüknu'd-Devle'nin huzurunda gerçekleşmiştir.

Bu ilmi tartışmalarının birinde Şeyh Saduk'a (r.a); "Niçin İmamiye Fırkası hiçbir eksiltme ve çoğaltma olmaksızın sadece on iki İmamın İmamlığına inanmaktadır? "sorusu yöneltildiğinde şöyle cevap verir: "İmamet, ilahi farizalardan biridir ve her fariza belli bir sayıyla sınırlanmıştır." Örneğin: Gece-gündüz olmak üzere bir gün içinde toplam 17 rekât namaz farz kılındığı gibi imamlarında sayısı 12 ile sınırlandırılmıştır. Namaz rekâtlarının azlığı veya çokluğu hakkında soru sormak abes olduğu gibi, Peygamber'in (s.a.a) halifelerinin on iki kişi olduğu hususunda da soru sormak yersizdir. Hakeza Allah'u Teâlâ Kuran-ı Kerim'de namazın rekâtlarının sayısını belirtmediği gibi, İmamların sayısını da belirtmemiş ve sadece Ulu'l-Emre (Emir sahiplerine ) itaat etmeyi emretmiştir. Kuran-ı Kerim'in gerçek açıklayıcısı olan Resul-i Ekrem (s.a.a) İmamların sayısını on iki olarak beyan etmiştir.

BAŞKALARININ GÖZÜNDE ŞEYH SADUK (R.A)

Şii ve Sünni Şeyh Saduk'un (r.a) büyüklüğüne itiraf eder ve onu saygı ile anarlar.

Şeyh Saduk'un (r.a) öğrencisi olan Seyh Tusi (r.a) Rical adlı kitabında şöyle yazar: "Şeyh Saduk (r.a), çok değerli ve büyük şahsiyetti. Çok sayıda hadis ezberlemiş ve 300'e yakın ilmi eser kaleme almıştır."[5]

İbni İdris (r.a) "Serair" adlı kitabında onu bir hadis uzmanı, araştırmacı, rical âlimi, büyük hadis hafızı gibi kelimelerle övmektedir.

İbni Şehraşub (r.a) onu Kumun savaşçısı, Neccaşi ve Allame Hilli (r.a) ise Şia'nın yüz akı olarak nitelendirmişlerdir.

Allame Bahru'l-Ulum onu şeriatın direği, doğru sözlü ve muhaddislerin önderi olarak adlandırmıştır.

ŞEYH SADUK'UN (R.A) BAŞLICA ESERLERİ

Önceki konularda işaret edildiği gibi, merhum Şeyh Saduk 300 cilde yakın kitap telif etmiştir. Merhum Neccaşi Rical kitabında şeyhin kaleme aldığı 189 kitabının adını kaydetmiştir. Şeyhin kaleme aldığı eserlerin bir kısmını şöyle sıralayabiliriz:

1-Men la Yahzeruhu'l Fakih

2-Kemalu'd-din ve Tamamu'n-Nime

3-Emali

4-Sıfatu'ş-Şia

5-el-Hisal

6-İlelu'ş-Şerayi

7-Tevhid

8-Uyun'u Ahbar

9-Maaniu'l Ahbar

10-Velayet-i Ali (a.s)

11-Marifet

12-Uyun-u Ahbari'r-Rıza (a.s)

13-el-Takiyye

14-el-Tarih

ŞEYH SADUK'UN (R.A) ÖĞRENCİLERİ

Şeyh Saduk (r.a), hadis ve ilme verdiği değer kadar talebe yetiştirmeye de bir o kadar önem veriyordu. Duyduğu hadisleri ezberleyip talebelerine öğretiyordu.

Tanınmış birçok Şia âlimi Şeyh Saduk'un (r.a) öğrencisi olma şerefine ulaşmıştır. O şerefe nail olan bazı âlimleri şöyle sıralayabiliriz:

1-Muhammed b. Muhammed b. Numan, Şeyh Müfid (r.a)

2-Kardeşi Hüseyin b. Ali b. Babiveyh Kummi (r.a)

3-Harun b. Musa Telekberi (r.a)

4-Hüseyin b. Abdullah Gazairi (r.a)

5-Hasan b. Muhammed Kummi (r.a)

6-Ali b. Ahmed b. Neccaşi (r.a)

7-Seyyid Murtaza (r.a)                                                    

ŞEYH SADUK'UN (R.A) VEFATI

Şeyh Saduk'un (r.a) 75 yıl süren iftihar dolu yaşamı hicri 381'de Rey şehrinde sona erdi. Cenazesi Abdülazim-i Hasani'nin yanına defnedildi. Türbesi ilim âşıkları ve Ehlibeyt (a.s) dostları tarafından ziyaret edilmektedir.

Şeyh Saduk (r.a) Şiaların nezdinde yüksek bir makama sahiptir. "Ravzatu'l Cennat" ve diğer tarih kitaplarında şöyle nakledilir: "Hicri 1338 yıllarında yağan aşırı yağmur ve sel Şeyh Saduk'un (r.a) mezarını tahrip eder, müminler tamir için etrafı düzeltirken mübarek bedenin sapa sağlam olduğunu görürler. Durum zamanın padişahı Fethali şaha kadar gider. Padişah derhal mezarın kapatılmamasını emreder. Padişah ve etrafındakiler mübarek bedeni yakından gördükten sonra mezar kapatılarak tamir ettirilir."

 

 

[1]-Tenkihu'l Makal, c.3, s.153.

[2]-el-Gaybet, s.188.

[3]-Maaniu'l Ahbar, s.37.

[4]-Mucemu'l Muellefeyn, c.11, s. 3.

[5]-el-Alam, c.6, s.264.

 

 

SEYYİD MURTAZA (R.A)

 

ALİ B. EBU AHMED HÜSEYİN MUSEVİ

[Ö. H/436, M/1015.]

 DOĞUM YERİ

Seyyid Murtaza (r.a), hicri 355 yılının Recep ayında Bağdat'ta dünyaya geldi. Babası Ebu Ahmed Musevi ona Ali ismini verdi. Anne ve babası toplumun saygın ve ileri gelen ailelerindendi.

Babası o dönemin en önemli görevlerinden olan Allah evi ziyaretçileri, seyitler ve mazlumları koruma sorumluluğunu üslenmekteydi.[1]

Annesi İmam Ali (a.s) soyundan olan, Hz. Fatıma'nın (s.a) ismini taşıyan mümine ve âlime bir hanımdı. Şiaların önderi Şeyh Müfid (r.a), Ahkamu'l-Nisa kitabını onun anısına kaleme almıştır.[2]

EĞİTİMİNİN BAŞLANGICI

Bir gün o takva ve ilim üstadı ders için Berasa Mescidinde derse başlar. Dersten bir müddet geçmişti ki, Şeyh ayağa kalkarak son derece saygı ve edeple selam vererek buyurun der.

Öğrenciler şaşkınlık içinde arkalarına dönüp baktıklarında, iffetli ve edepli bir bayanın iki çocuğuyla birlikte oraya geldiğini görürler. Hanım, Şeyh Müfid'e (r.a) dönerek :"Ey Şeyh! Bunlar benim evlatlarımdır. Birinin adı Seyit Murtaza diğerinin adı da Seyit Razi'dir. Bunlara fıkıh ve usul ilmilerini öğretmeni istiyorum."

Bu sözleri işiten Şeyh ağlamaya başlar. Öğrenciler merakla neler olup bittiğini anlamaya çalışıyorlardı. Şeyh ağlayarak: "Hakikat güneş gibi aydınlandı. Rüyamın tabiri gerçekleşti dedi ve sözlerine şöyle devam etti: "Dün dersten sonra dinlenmeye çekilmiştim. Rüyamda bu mescitte oturup ders verdiğimi gördüm. Hz. Fatıma (s.a) oğulları İmam Hasan (a.s) ve İmam Hüseyin'in (a.s) ellerinden tutmuş ve yanıma getirmişti. Sonra bana şöyle buyurdu: "Ey Şeyh! Oğullarım Hasan ve Hüseyin'i sana getirdim. Bunlara fıkıhlarını öğret! Uykudan uyandığımda derin düşünceye daldım. Kafamda gördüğüm rüyanın tabirini anlamaya çalışıyordum. Kendi kendime; "Allah'ım, iki masum İmama öğretmenlik yapmak benim ne haddime dedim. Bu düşünceyle mescide geldim. Hz. Fatıma'nın (s.a) soyundan gelen iki tane pırlanta gibi seyyidin içeri girdiğini gördüm. Bu sahneyi gördükten sonra gördüğüm rüyanın tabirini anladım."[3]

SEYYİD MURTAZA'NIN (R.A) ÜSTATLARI

Seyyid Murtaza (r.a) üstatlık kürsüsüne gelene kadar kendi asrının üstatları önünde diz çökerek huzurlarından ilmi istifade etti. Seyyid Murtaza'nın (r.a) üstatlarından bazılar:

1-Şeyh Müfid (r.a)

2-Ebu Muhammed Musa Telekberi'nin oğlu (r.a)[4]

3-Şeyh Muhammed Saduk (r.a)[5]

4-Hüseyin b. Ali b. Babiveyh (Şeyh Saduk'un kardeşi)

SEYYİD MURTAZA'NIN (R.A) ÖĞRENCİLERİ

Seyyid Murtaza (r.a) Şia ve İslam âlemine birçok âlim yetiştirdi. Yetiştirdiği öğrencilerden her biri kendi dönemlerinin meşhur üstatlarından oldular. Burada o öğrencilerden bazılarının ismini zikretmeyi uygun görüyoruz:

1-Şeyh Tusi (r.a), yaklaşık 20 yıl öğrenciliğini yapmıştır.

2-Ebu Ya'la Sallar-i Deylimi (r.a)

3-Ebu's-Salah-i Halebî (r.a)

4-Gazi İbni Berrac-i Tarablusi (r.a)

SEYYİD MURTAZA'NIN (R.A) DERS METODU

Seyyid Murtaza'nın (r.a) ders metodu diğer üstatlara benzemiyordu. Derslerine her mezhep ve inançtan öğrenciler katılıyordu ve şöyle nakledilir: "Yahudi biri kıtlık ve fakirliğin verdiği sıkıntıyla Seyyid Murtaza'nın (r.a) yanına gelerek kendisine astroloji ilmi öğretmesini ister. Seyyid, Yahudi adamı güler bir yüzle karşılayarak ona belirli miktar aylık bağlanmasını ve geçimini böyle temin etmesini ister. Yahudi adam, aradan fazla bir zaman geçmeden Seyyidin güzel ahlak ve edebinden etkilenerek Müslüman olur. Seyyid Murtaza'nın (r.a) dersinin özelliklerinden biri de her öğrenciye kendi hal ve durumuna uygun aylık vermesiydi. Örneğin, Şeyh Tusi'ye (r.a) 12 dinar aylık veriyordu.

Dersinin bir başka özelliği ise; büyük şahsiyetler ve üstatların dersine katılmasıydı; hatta kendi üstadı Şeyh Müfid'de (r.a) dersine katılıyordu.

SEYYİD MURTAZA'NIN (R.A) DARU'L-İLİM VE KÜTÜPHANESİ

Bağdat, Seyyid Murtaza (r.a) döneminde ilim mer-keziydi. Uzak ve yakın yerlerden ilim âşıkları Seyyid Murtaza (r.a) gibi üstatların huzurundan istifade etmek işin Bağdat'a geliyor ve buradan aldıkları ilim ve maneviyatla kendi bölgelerinde İslam'ı tebliğ ediyorlardı.

Öğrencilerinin ilim tahsiline engel olacak hiçbir sorun yoktu. Ancak şehirde baş gösteren kuraklık ve kıtlık öğrencilerin geçimini olumsuz yönde etkiliyordu. Öğrencilerin yararlanacağı bir kütüphanenin olmaması onları zor durumda bırakıyordu. Seyyid Murtaza (r.a) evinin bir bölümünü kütüphane yaparak öğrencilerin ve ilim ehlinin hizmetine sundu. Kurduğu o merkeze daha sonraları Daru'l-İlim adını verdi.[6]

Ebu'l Kasım Tenuhi, Gazi Medain ve Seyyid Murtaza'nın öğrencisi şöyle der: "Seyyid Murtaza'nın (r.a) kütüphanesinde yaklaşık 80 bin cilt kitap vardı."

Seyyid Murtaza'nın (r.a) o dönemde yapmış olduğu önemli işlerden biride şuydu; öğrencilerin geçimini sağlamak için kendi idaresinde olan köylerden birini öğrencilere vakfetti.

SEYYİD MURTAZA'NIN (R.A) TELİFLERİ

Seyyid Murtaza (r.a), Allah'u Taâlâ'nın kendine verdiği istidat ve üstün zekâ nimetinden yararlanarak kısa bir zamanda İslam'a yakışır bir şekilde sayısızca değerli eser ve hizmetler sundu. Seyyid üstlenmiş olduğu onca meşguliyet ve sorumlulukların yanı sıra İslam âlemine önemli ve değerli eserler kazandırdı. Teliflerinden bazıları:

Fıkıh, Usul, Tefsir, Ulum-u Kur'an, Kelam, Hadis ve Edebiyat üzerine birçok kitap telif etti. Kitaplarından günümüzde de istifade edilmektedir. Merhum Allame Emini "el-Gadir" adlı kitabında Seyyid Murtaza'nın (r.a) 186 eserinin ismini zikretmiştir. Seyyid Murtaza'nın (r.a) en tanınmış kitaplarından biri de kaleme aldığı 20 bin beyitlik şiir divanıdır. Seyyid fakihlik ve âlimliğinin yanı sıra kendi döneminde kardeşi Seyyid Razi'den (r.a) sonra en büyük şairler arasında gösteriliyordu.

Seyyid Murtaza'nın (r.a) teliflerindeki önemli noktalardan biri kaleme aldığı tüm konuları tam ve eksiksiz olarak sonuna kadar devam ettirmesiydi. İmam Humeyni (r.a) Seyyid Murtaza'nın (r.a) İmamet hakkında yazdığı "Şafi" kitabı hakkında şöyle der; Günümüzde İmamet hakkında yazılan kitapların hiçbiri Seyyid Murtaza (r.a) gibi İmamet konusunu hakkıyla yerine getirememiştir.

Bir başka nokta ise Seyyid Murtaza'nın (r.a) güncel meselelerle ilgilenmesiydi. Kaleme aldığı Mesailu'n-Nasiriyye, Mesailu't-Turablusiyye ve Mesail'u Musu-liyye adlı soru cevap kitaplarından anlaşılan şudur ki; Seyyid onca meşguliyetin yanı sıra halkla iç içe ve onların sorunlarıyla yakından ilgileniyordu.

SEYYİD MURTAZA (R.A) DÖRDÜNCÜ ASRIN İHYA EDİCİSİ

Allah'u Taâlâ'nın her asırda dini yaşatmak ve canlandırmak için birini göndermesi Müslümanlar arasında açık konulardan biridir. Üstat Muhammed Rıza Hekim (r.a) şöyle der: "Belki de bu inancın dayanağı bir hadistir." Ebu Davud Resul-i Ekrem'den (s.a.a.) şöyle naklediyor:

Resul-i Ekrem (s.a.a) şöyle buyuruyor: "Allah'u Teâlâ bu ümmete her yüzyılın başında dini yaşatmak ve ilahi ahkâmı ayakta tutmak için birini gönderir."

Şia'nın büyük âlimlerinden Kuleyni'den Humeyni'ye adlı kitabın yazarı şöyle der:

Birinci asırda mektebi ihya eden ve canlandıran İmam Muhammed Bakır (a.s) olmuştur.

İkinci asırda İmam Ali b. Rıza (a.s), üçüncü asırda Muhammed b. Yakub Kuleyni (r.a), dördüncü asırda Seyyid Murtaza (r.a) ve günümüzde de İmam Humeyni (r.a) dini ihya etmiştir.

BAŞKALARININ GÖZÜNDE SEYYİD MURTAZA (R.A)

Seyyid Murtaza'nın (r.a) saygınlığı ve yüceliğini tüm İslam âlemi kabul etmektedir. Adını duyan her âlim ilim ve makamından övgüyle söz eder.

1-Allame Hilli onun hakkında şöyle der: "Seyyid Murtaza (r.a) ilimde eşsizdi. Âlimlerimiz onun ilim ve faziletinde ittifak etmişlerdir. Kelam, fıkıh, edebiyat ve şiir dallarında herkesten daha yetenekli ve âlimdi. Şia toplumu onun yaşadığı zamandan günümüze kadar (693) değerli ve ilmi kitaplarından büyük istifadeler etmiştir."[7]

2-Şia'nın büyük fakihlerinden Allame Bahru'l-Ulum (r.a) şöyle der: "O, İslam âlimlerinin en üstünüydü. Ona nasip olan ilim hiç kimseye nasip olmadı. Ahlak, fazilet ve seçkinliğine dost-düşman herkes itiraf etmekteydi.[8]

3-Ebu'l A'ala Muarra, Seyyid'i kendisine soran kimseye şu şiiriyle cevap vermiştir:

Ey Seyyid Murtaza'yı gelip bana soran kimse!

Bil ki O, her hata ve kusurdan uzaktı.

Eğer onu görseydin anlardın,

Tüm halkın yiğitliği onda toplanmış ve âlem tek bir evde cem olmuştur.

SEYYİD MURTAZA (R.A) VE TOPLUMDAKİ GÖREVLERİ

Seyyid Murtaza (r.a) bilimsel ve kültürel faaliyetleri ile birlikte kardeşi Seyyid Razi'den (r.a) sonra Şia toplumunun öderliğini ve Nekabet[9] makamını üstlenmişti. Nekabet makamı özel ve genel olmak üzere iki gruba ayrılıyordu. Kurumun başında olan kişiye "Nakibu'n Nukaba" denilmekteydi. Nekabet makamına seçilen kişi en bilgin, soylu ve layık seyyidler arasından seçiliyordu. O, İslam ülkelerindeki tüm nakiblere nezaret ederdi. Seyyid Murtaza (r.a) bu kurumun başkanlığını üstlendi. Hz. Ali (a.s) soyundan gelen seyyidler ve aleviler Beni Ümeyye ve Abbasi halifelerine özellikle de Mu'tazad zamanında zalim ve zorba halifelere karşı şiddetle mücadele ediyorlardı. Bu yüzden sıkı takiplere ve zulümlere maruz kalıyorlardı. Seyydilerin ve Alevilerin büyük bir çoğunluğu zamanın baskıcı rejimin zulümlerini karşısında rahat nefes almak için kırsal ve dağlık bölgelerde yaşamayı tercih ediyorlardı. Hicri 279'da Mu'tazad'ın hükümet başına geçmesiyle az da olsa seyyidler ve Aleviler nispi bir rahatlığa kavuştu. Seyyid Murtaza (r.a) üstlenmiş olduğu ağır görevlerin yanı sıra, Kâbe işlerini idare etme sorumluluğu ve mazlumların hakkını savunma divanı başkanlık görevini üstlendi ve her üç önemli görevi ömrünün sonuna kadar başarıyla sürdürdü. Seyyid Murtaza (r.a) üstlendiği makamlardan yararlanarak İslam toplumuna özellikle de fakir ve yetimlere büyük hizmetler etti.[10]

SEYYİD MURTAZA'NIN (R.A) VASİYETİ

Seyyid Murtaza'nın (r.a) vasiyetinde oldukça dikkat çekici bir bölüm göze çarpmaktadır. Seyyid Murtaza (r.a), vasiyetinde tüm farz namazlarımın kaza edilmesini istiyor.

Bu sözü duyan yakınları ve etrafındakiler büyük bir merak ve şaşkınlık içinde niçin böyle bir istekte bulunuyorsunuz? Siz saygın, takvalı, imanlı, namaz aşığı ve vakit girmeden abdest alıp, sabırsızlıkla vaktin girmesini bekleyen birisiniz diye sorduklarında, Seyyid şöyle yanıt verir; Evet, namazı çok seviyorum. Rabbimle münacat etmeye aşığım, bundan zevk alıyorum. İşte bu yüzden de vasiyet ediyorum namazlarımın kaza edilmesini istiyorum. Şimdiye kadar kılmış olduğum namazlar yüzde yüz Allah için olmayabilir. Yüzde bir gibi küçük bir ihtimal bile olsa namazlarımın sadece rabbimin rızası doğrultusunda olmasını istiyorum. Eğer namazlar Allah'ın hoşnutluğu için olmazsa onun dergâhında kabul olmaz. Amellerimin Allah katında kabul olmamasından korkuyorum. Görüldüğü üzere onca uğraş ve dünya makamı Seyyid'i (r.a) maneviyat ve ibadetten uzaklaştırmamıştı.

SEYYİD MURTAZA'NIN (R.A) ÖLÜMÜ

Seyyid Murtaza (r.a) bereketli bir ömürden sonra yaklaşık 80 yaşlarında hicri 436 yılı, 25 Rabiü'levvel Cumartesi günü Bağdat'ta rabbinin çağrısına lebbeyk dedi ve ebedi yurduna göç etti. Ebu'l Hasan Neccaşi, Muhammed b. Hasan Caferi ve Sallar b. Abdülaziz'in yardımlarıyla gusül ve kefenlendi. Oğlu Seyyid Muhammed babasının cenazesine namaz kıldı. Namazdan sonra cenazesi Bağdat'ın Kerh mahallesinde olan evine defnedildi. Dördüncü asır onun acı ölümüyle büyük bir şahsiyetini kaybetti. Bir süre sonra bedeni Kerbela'ya ceddi İmam Hüseyin'in (a.s) etrafında bir yerde bulunan kardeşi Seyyid Razi'nin (r.a) mezarının yanına intikal edildi.

 

 


[1]-Mefahir-i İslam, c.3, s.268.

[2]-Mefahir-i-İslam, c.3, s.268.

[3]-Feridu'r-Razaviye, s.285, "Şeyh Abbas Kummi"

[4]-Ravzatu'l Cennat, c.6, s.119.

[5]-Şeyh Hürr-i Amuli, c.2, s.283.

[6]-el-Gadir, c.4, s.268.

[7]-Mefahir-i-İslam, c.3, s.272.

[8]-Mefahir-i-İslam, c.3, s.274.

[9]-Nekabet: O zamanlar seyyidlerin ve Ebu Talip oğullarının işlerine bakan bir kurumdu.

[10]-Sima-i Ferzanegan, c.3, s.366, "Rıza Muhtariyan"

 

 

ALLAME HİLLÎ


 

Doğumu

Hasan bin Yûsuf bin Ali bin Mutahhar Hillî, Allame Hillî diye meşhurdur. 29 Ramazan 648 h.k. tarihinde Hille'de doğdu.

Tahsili

O, ilmî ve manevî bir ailede doğdu. Küçük yaştan ilim ve kemal kazanmaya koyuldu. Arap edebiyatını ve ilköğrenim derslerini babasından aldı. O dönemlerde yaygın olan dersleri de hem babasından, hem de akrabalarından dayısı Muhakkik Hillî'den, annesinin amcası oğlu Şeyh Necibuddin Yahya bin Said ve Seyit Ahmed bin Tâvûs, Rızauddin Ali bin Tâvûs ve meşhur Hekim bin Meysem Bahranî'den (Şerh-i Nehcü’l-Belaga'nın sahibi) öğrendi. Daha buluğ çağına ermeden müçtehitlik makamına nail oldu. İşte o yaşlardan ilmi, fazileti, üstünlüğü ve dahiliği ile tanındı ve aydın bir geleceği olacağı ortaya çıktı.

Allame'nin Yaşadığı Dönem

Allame Hillî, kendi doğduğu memleketinde büyüdü, okudu ve yaşadı. Ancak o zaman İran, Moğolların zulüm ateşi altında yanıyordu.

İlmî Şahsiyeti

O, zamanının dâhisiydi. Fıkıh, usul-u fıkıh, kelam, mantık, felsefe, rical ve daha birçok dallarda kitaplar yazmıştır. Yüze yakın eseri, el yazması veya basılmış halde belirlenmiş. Bunlardan bazıları Tezkiret'ul-Fukaha gibi eseri tek başına onun ne kadar üstün zekâya sahip olduğuna en güzel şahittir. Allame fıkıhta dayısının talebesi, mantık ve felsefede Hace Nasruddin Tûsî'nin talebesi idi. Ayrıca Ehl-i Sünnet fıkhını da Ehl-i Sünnet alimleri nezdinde öğrenmişti.

Üstatları

1- Hace Nasruddin Tûsî

2- Muhakkik Hillî

3- Şeyh Sediduddin Yûsuf (babası)

4- Seyit Ahmed bin Tâvus

5- Seyit Ali bin Tâvus

6- İbn-i Meysem Bahranî

 

7- Şeyh Necibuddin Yahya bin Said

8- Şeyh Takiyuddin Abdullah bin Câfer bin Ali Sabbag Hanefî

Talebeleri

1- Kendi oğlu Fahruddin Muhammed

2- Şeyh Ebul Hasan Mezîdî

3- Kutbuddin Razî (Şemsiyye kitabının şarihidir)

4- Seyit Ahmed bin İbrahim bin Zühre

Eserleri

Hatırlatıldığı üzere Allame'nin yüze yakın eseri bulunmaktadır. Bunlardan en önemlileri:

1- el-İrşad

2- Tebsiret'ul-Mutaallimîn

3- el-Kavaid

4- el-Tahrir

5- Tezkiret'ul-Fukaha

6- Muhtelef'uş-Şia

7- el-Munteha

8- Şerh'ut-Tecrid

9- Minhac'ul-İstikamet

10- Telhis'ul-Keşşaf

Vefatı

Mukaddes şer-i İslam'ı ihya etmek için bir ömür çalıştıktan sonra 19-20 Muharrem 726 h.k. yılında vefat etti.

Kabri Necef'te, müminlerin emiri Hz. Ali (a.s)'ın türbesindedir.

 

 

ALİ BİN İBRAHİM KUMMÎ

Doğumu

Ebul Hasan, Ali bin İbrahim bin Haşim Kummî, Şianın 3. asır ravilerindendir. İmam Hasan Askerî'nin (a.s)  yareninden ve Sıkat'ul-İslam Kuleynî'nin muteber üstatlarındandır.

Çocukluk Dönemi

Ali, çok dindar ve Ehl-i Beyt aşkıyla dolu sımsıcak bir ailede doğdu. Babası Şianın büyük ravilerindendir. O daha  küçük yaştan babasının yanında Muhammed (s.a.a) ve soyunun (Allah'ın selamı onlara olsun) maarif ve ilimlerini  öğrenmeye başladı. Birçok raviden hadis aldı ve kendisi de raviler arasına girdi.

  Babası

Şeyh Abbas Kummî el-Kina ve'l-Elkab adlı kitabında Ali bin İbrahim'in babası İbrahim bin Haşim'in ilmi ve fazileti  hakkında şöyle diyor: "O, Kum'un en büyük ve en kıymetli ravilerindendir. O, Kûfelilerin ravilerini Kum'da yayan  ve nakleden ilk ravidir. Hakikatte o, Kumluların şeyhi ve ünlüsüdür."

  Şahsiyeti

Ali bin İbrahim Kummî, Şiaların en büyük ve en güvenilir ravileri arasındadır. Ondan 7140 hadis rivayet edilmiştir  ki 6214'ünü babası nakletmiştir.

O, alimler ve fakihler arasında özel bir konuma sahiptir. Merhum Kuleynî, Kafî kitabındaki hadislerin çoğunu ona

 isnat eder. O, Kum'daki ilk ravilerden ve Kum'daki üstatların şeyhi olarak bilinmektedir alimler arasında.

Necaşinin sözü: Necaşi, onun hakkında şöyle der: "Ali bin İbrahim, hadis naklinde güvenilir, sağlam ve imanında

 kâmil, doğru inanan ve doğru hareket edendir. O, bir hayli rivayet üstatlarından duymuş ve nakletmiştir.

Âlam'ul-Vera'nın sahibinin sözü: Merhum Tabersî buyuruyor: Âli bin İbrahim, Şianın en büyük ravilerindendir  ki İmam Hasan Askerî (a.s)'ın zamanında yaşıyordu. Muhammed bin Yâkup Kuleynî "Kafî" kitabında ondan çok sayıda rivayet nakleder."

  Üstatları

Ali bin İbrahim, Şianın çok büyük ve muteber ravilerinden istifade etmiştir. Bunlardan:

1- Babası, İbrahim bin Haşim

2- Kardeşi, İshak bin İbrahim bin Haşim

3- Muhammed bin İsa

4- Ahmed bin Muhammed bin Halid Bergî

5- Eyyüp bin Ruh

6- Ahmed bin İshak bin Sâd

7- Ahmed bin Muhammed

8- İsmail bin Muhammed Melekî

9- Hasan bin Muhammed

10- Hasan bin Mûsa el-Hişâb

Talebeleri

1- Sikat'ul-İslam Muhammed bin Yakup Kuleynî

2- Kâsım bin Muhammed

3- Ahmed bin Ziyad bin Câfer Hemdanî

4- Hasan bin Hamza Alevî

5- Muhammed bin Mûsa bin Mütevekkil

  Eserleri

1- Nevadir'ul-Kurân

2- Nasıh ve Mensuh

3- Kurb'ul-İsnad

4- eş-Şerayî

5- el-Hayız

6- et-Tevhid ve'ş-Şirk

7- Fezail-u Emir'il-Müminin (a.s)

8- el-Magazî

9- el-Enbiya

10- el-Muşezzer

11- el-Menakıb

12- İhtiyar'ul-Kurân

 

ALLAME MECLİSÎ

Doğumu

Muhammed Bâkır bin Muhammed Takî bin Maksut Ali Meclisî, Allame Meclisi ve İkinci Meclisî diye meşhurdur. 1307 h.k. yılında İsfahan'da doğdu.

Ailesi

Son asırlarda Şianın iftihar ettiği bir ailedir. Bu ailede yüze yakın büyük alim yetişmiştir.

1- Allame'nin büyük babası; hafız, alim Ebu Naim İsfahanî, Tarih-i İsfahan ve Hilyet'ul-Evliyakitaplarının yazarıdır.

2- Allame'nin babası; Mevla Muhammed Takî Meclisî, Birinci Meclisî diye meşhurdur (1003-1070 h.k.). Manevî keramet ve mucizelerî vardır. O muhaddis ve büyük bir fakihtir. Çeşitli kitaplar telif etmiştir. Muhammed Takî Meclisî, Şeyh Bahaî ve Mir Dâmad'ın talebesidir. Çeşitli ilimlerde uzman ve zamanının taklit mercii idi. Taklit mercii olmasına rağmen Cuma Namazı da kıldırıyordu. İsfahan'ın Cuma İmamı da o idi. Eğittiği kişilerden oğlu Allame Meclisî (en çok babasından istifade etmiştir), Ağa Hüseyin Hansarî ve Molla Salih Mazenderanî'dir.

3- Allame'nin Molla Azizullah ve Molla Abdullah adlarında iki kardeşi daha vardı ki çok takvalı, zahit ve ilim sahibi kimselerdi. Ehl-i Beyt (a.s) mektebini tebliğ ve halkı hidayet etmek için Hindistan'a sefer edip orada ikâmet ettiler.

4- Allame Meclisî ailesi, sadece erkekleri eğitmedi. Hatta kadınları da erkeklerin yanı sıra ilmî konularda büyük makamlara ulaştılar. Allame Meclisî'nin dört kız kardeşi vardı. Hepsi de araştırmacı yazar ve müellif idiler. Onların eserlerinden bazıları şunlardır: Şerh-i Kâfi, el-Müşterekat fi'r-Rical, Şerh-i Şerai'il-İslam, Şerh-i Metali ve Şerh-i Kaside-i Dîbil-i Hazaî. Bu büyük alime kadınların kocaları da İslam aleminin en büyük alimlerindendiler. Molla Salih Mazenderanî, Molla Mirza Şirvanî, Molla Ali Astarâbadî ve Mirza Muhammed Fasfaî.

5- Allame Meclisi'nin beş oğlu vardı. Hepsi de babalarının huzurunda ilim ve irfan öğrenerek ilmî makamlar elde ettiler.

6- Allame'nin dâmatları da ki beş taneydiler; hepsi alim idiler. Allame özel bir teveccühle kızlarını onlarla evlendiriyordu.

Bunlara ilaveten o asrın alimleri ve büyükleri Allame Meclisî ile çok sıkı diyalog içerisindeydiler. Vahit Behbehanî, Bahr'ul-Ulum, Tabatabaî Burucerdî, Riyaz'ul-Ulema'nın sahibi Mirza Abdullah Efendi, Şehristanî vs..

Allame Meclisî'nin, çeşitli ilimlerdeki uzmanlığı o kadar meşhurdur ki hiçbir açıklamaya ihtiyaç yoktur. Allame Meclisî adı, içtihat ve fıkıh alanında güneş gibi parlıyor. Allame Meclisî, tüm ilimleri kendinde toplayan büyük alimlerden idi.

O çeşitli ilimlerde örneğin; tefsirde, fıkıhta, usul-u fıkıhta, tarihte, ricalde ve dirayede en önde gelenlerdendi. Bihar'ul-Envar'da kısa bir göz gezdirmek, her şeyi çok açık belirtmeye yetiyor. Bunların yanı sıra aklî ilimlerde de uzmandı.

Mantıkta, felsefede, matematikte, coğrafyada, tıpta, astronomide, edebiyat ve gizli ilimlerde. Bihar'ul-Enver'deki Kitab'us-Semâ ve'l-Âlem'e kısa bir göz geçirmek, onun ne kadar kapsamlı bir şahsiyet olduğunu ortaya koyar. Bazıları onu bütün dallarda uzmanlık yönünden İslam tarihinde eşsiz ve benzersiz zikretmişlerdir.

Allame, müşkül hadisler konusunda çok ince ve çok zarif birisidir. Ayetler ve rivayetler hakkındaki beyanları çok dakik ve çok güzeldir. Onlarda çok az hata ve yanlışlığa rastlanır. Allame Meclisî, Ehl-i Beyt (a.s) hadisleri incelemesine ilaveten fıkıhta da uzmandı. Ama Bihar'ın fıkha ait ciltlerini temize çekme fırsatı bulamamıştır.

Manevî Şahsiyeti

Din alimleri üstatlarından sadece ilim ve bilgi almıyorlar. Belki bunun yanı sıra manevî şeyleri ve suluklarını da üstatlarının kontrolünde yaparlar. Allame Meclisî, ilmî mertebeleri kazandığı gibi hatta ondan daha hızlı manevî makamları da kazanıyordu ve böylece gerçek alim-i rabbanî oldu. Bu iddia onun ahlakî özelliklerini incelemekle ispatlanır. En önemli ahlakî özellikleri şunlardır:

1- Allah'ı Anma: Çok kıymetli öğrencisi Seyit Nimetullah Cezairî, üstadı hakkında şöyle demiştir: "Allame, Allah'ı anmaktan hiçbir an gaflet etmezdi ve tüm işlerini Allah'a yakın olmak, O'nun rızasını almak için yapardı.

2- Ziyaret: Allame, hidayet imamlarının (a.s) ziyaretlerine çok önem verirdi. O, günün şartlarına nazaran genellikle yolculuklar çok zor ve ağır şartlar altında gerçekleşiyordu. Buna rağmen Allame defalarca Irak'taki, Arabistan'daki imamları ziyaret etti. Birkaç defa da hacca müşerref oldu.

3- Tevessül: Allame'nin imamlardan (a.s) gelen dualara özel bir teveccühü vardı. Onun için de Bihar'ul-Envar'da dua ve ziyarete çok geniş yer vermiş, bununla beraber dua ve ziyaret hakkında özel kitaplar yazmıştır.

Bunlardan Zâd'ul-Maad, sonraki dua kitaplarının mercii ve kaynağıdır ve Tuhfet'uz-Zair, Ziyaret-i Camia ve Semat dualarının tercümesidir.

4- Züht ve Sakınma: Bu büyük insanın en önemli özelliklerinden birisi onun çok takvalı, sakınan ve sade yaşantılı olmasıdır. Allame, Safevîler döneminde yaşıyordu ve Safevî Devleti'nin Şeyh'ul-İslam'ı idi. Tek kelimeyle devletin tüm imkânları onun elindeydi. Ama buna rağmen tam bir perhizlik ve züht ile yaşamını sürdürüyordu.

5- Tevazu: Bu da Allame'nin başka bir kişisel özelliklerinden idi. O, hiç kimsenin toplumdaki kariyeri, büyüklüğü veya küçüklüğü onu etkilemezdi. O, Seyit Ali Han Medenî'nin Sahife-i Seccadiye'ye yazdığı şerhten Bihar'da birçok konuyu nakletmiştir. Seyit Ali Han, Allame'den 15 yaş küçük ve makamı da Allame'nin makamına ulaşamaz.

Kısacası, bunca manevî kemaller ve çeşitli ilimlerin bu adamda olması, onu mümtaz bir şahsiyet kılmıştır ki,tarihte onun gibisine çok zor rastlanılır.

Siyasî Ortam

Şia alimleri, tarih boyunca maruz kaldıkları siyasi baskılara, mahrumiyetlere vs. rağmen çok aşırı zahmetlere katlanmış, çok kıymetli eserler bırakmışlardır. Onlar tüm zorluklara tahammül ederek Şialık fidanını kanlarıyla suladılar ve Peygamber (s.a.a)'in bu büyük ve azâmetli mirasını bizlere ulaştırdılar. Bu arada her ne zaman baskılar nispeten azaldığında, ortam müsait olduğunda, Şia fakihlerinin, alimlerinin, filozoflarının eşi ve benzerine rastlanmayacak bir şekilde yeşerdiğini görüyoruz. Bunlardan Âl-i Bûye zamanında Şeyh Mufid ve Şeyh Tûsî'yi saymak mümkündür. Yine Safevî döneminde Allame Meclisî, bu sözün en açık şahididir.

Allame Meclisî, Safevî şahlarının kendilerini Şiî bilmelerinden ve imamlara mensup olduklarını iddia etmelerinden, çeşitli konularda ve gereken istifadeyi fazlasıyla elde etti. Şianın en büyük hadis ansiklopedisinin o dönemin haricinde maddi imkânsızlıklarla yazmaya imkân yoktu.

Salşumar

Allame Meclisî, I. Şah Abbas zamanında doğdu. Şah Abbas; siyasetçi, uyanık ve bilgin biri idi. Ama acımasız ve taş kalpli idi. Ondan sonra Şah Safî padişah olduğunda Irak, İran hükümet merkezinden kopmuştu. Şah Safî'den sonra II. Şah Abbas 9 yaşında padişah oldu. Taç koyma merasiminde Allame (r.a) ondan içki, kumar vb.kötü şeylerin satılmasını ve kullanılmasını yasaklamasını istedi, o da kabul etti. Daha sonra o da diğer şahlar gibi içki ve diğer kötü alışkanlıklara yakalandı.

İçtimaî Konumu

Allame, halkın nezdinde çok etkili idi. O; derin ilmi, manevî etkisi ve iç açıcı beyanıyla halkı meyhane ve kahvehane köşelerinden çıkarıp camilere çekmeyi başarmıştı. Onun zamanında camiler tıklım tıklım doluydu. Özellikle de Ramazan aylarında ve Kadir gecelerinde.

Allame, Safevî şahları üzerinde de çok etkiliydi. O, güçlü bir siyasetçi de olduğu için güzel tedbirleriyle yetersiz şahların döneminde ülkeyi düşmanların saldırısından koruyordu. Allame'nin ölümünden sonra ülke karışınca Afganlar İran'a saldırdılar ve Safevî Hükümeti'ni yıktılar. Allame, siyasî ve toplumsal gücünden istifade ederek çok zor ve az bulunan eski alimlerin kitaplarını çoğalttı ve Şia kültür kaynağını yok olmaktan kurtardı.

İlmî Metodu

Allame Meclisî, ahbarî ve usulî arasında orta yolu seçmişti. Büyük bir hadisçi olmasına rağmen aklî ilimlere de özel bir ilgisi vardı. O felsefe okumuş, hatta felsefe üstatlarından sayılırdı. Bununla beraber her şeyi asıl kaynağı olan vahiyde buluyordu. Tüm çabasını ve çalışmalarını mâsumların hadislerini yazmaya ve neşretmeye sarf ediyordu.

O, dini konulardaki tahrif ve saptırmalara karşı çok hassas ve ciddiydi. Kendi zamanında sofiliğin yayıldığını fark etti ve onlara karşı ciddî tedbirler aldı. Onlarla mücadele etti. Ehl-i Beyt'in yardımıyla da bir hayli başarılar elde etti.

Allame'nin Lakabı

Allame Muhammed Bâkır Meclisî, bu iftihar dolusu lakabı Vahit Behbehanî, Allame Bahr'ul-Ulum ve Şeyh-i Âzam Ensarî gibi büyükler tarafından aldı. Bu büyük şahsiyetlerin her birisi çok dalgalı ilim ve irfan denizidirler.

Ama Allame'nin bu ilmî makam ve menzilesini görünce onu bu lakaba layık gördüler. Hakikaten de o, kendi zamanının allamesiydi.

İsfahan'ın Şeyh'ül-İslam'ı

Allame Meclisî, 1098 h.k. yılında Safevî padişahı Süleyman Şah tarafından İsfahan'ın Şeyh'ül-İslam'lığı makamına atandı. Şeyh'ül-İslamlık makamı, o günün en yüksek dinî ve icraî makamı idi. O, halk arasındaki dâvalarda kadı ve hakim idi. Tüm dinî işler, direkt olarak onun eliyle uygulanıyordu. Dinî vergiler (zekât, humus, nezir vs.) ona verilirdi. Şeyh'ül-İslam, yoksul ve kimsesizlerin sorunlarıyla da ilgilenirdi. İşin enteresan tarafı şu ki Allame, bu makamları şahın ısrarı ve istirhamıyla kabul etmişti. Aynı toplantıda birkaç kez "yalvarıyorum, istirham ediyorum" cümlelerini ifade etti. Allame ömrünün sonuna kadar bu makamlarda bâki kaldı.

Üstatları

Allame'ye (r.a) ait birçok bilgimiz vardır. Ancak, üstatları hakkında elimizdeki bilgi azdır. Onun rivayet şeyhlerini biliyoruz. Ama kimin huzurunda bilfiil öğrenim gördüğü meçhuldür. Üstat ve şeyhlerinden bazıları ise şunlardır:

1-Babası Muhammed Takî Meclisî (ö: 1070); nakli ilimlerde Allame'nin üstadıydı.

2- Ağa Cemal'in oğlu Merhum Ağa Hüseyin Hansarî (ö: 1098); Allame'nin aklî ilimlerdeki üstadıydı.

Şeyhler:

3- Mevla Muhammed Salih Mazenderanî (ö: 1086)

4- Molla Muhsin Feyz Kaşanî (ö: 1091)

5- Seyit Ali Han Medenî (ö: 1120); Sahife-i Seccadiye'nin şarihi.

6- Şeyh Hür Âmulî (ö: 1104); Vesail'uş-Şia kitabının müellifi.

Hatırlatılması gerekir ki son bu iki büyük şahsiyetler Allame'ye rivayet nakli için icazet verdikleri gibi, kendileri ondan icazet de almışlardır. Buna göre Allame'nin öğrencilerinden de sayılmışlardır.

Talebeleri

Bin kişiden fazla öğrenci, Merhum Allame'nin huzurunda ilim tahsil etmişlerdir. Allame, bunların pek çoğuna icazet de vermiştir. Bunlardan bazıları şunlardır:

1-Seyit Nîmetullah Cezairî

2- Câfer bin Abdullah Kemereî İsfahanî

3- Zeyn'ül-Abidin bin Şeyh Hür Âmulî

4- Süleyman bin Abdullah Mahuzî Bahranî

5- Şeyh Abdurrazzak Gilanî

6- Abdurrıza Kâşanî

7- Muhammed Bâkır Biyabankî

8- Mirza Abdullah Efendi İsfahanî; aynı zamanda Riyaz'ul-Ulema'nın da müellifidir.

9- Seyit Ali Han Medenî; Riyaz'us-Sadikîn'in müellifi (Sahife-i Seccadiye'nin şerhi).

10- Şeyh Hür Âmulî

11- Molla Sîmâ Muhammed bin İsmail Fesayî Şirazî

12- Muhammed bin Hasan, Fazil Hindi ve daha birçokları...

Eserleri

Allame Meclisî, çok bereketli bir ömür geçirdi. O, 73 yıllık hayatında yüzden fazla Arapça ve Farsça kitap yazmıştır.

Bunlardan sadece bir tanesi Bihar'ul-Envar'dır ki 110 cilttir. Bir diğeri Mir'ât'ul-Ukul'dur ki 26 cilttir. Ayrıca, 40 cilt kitap daha yazdığı söyleniyor. Allame'nin ilk yazdığı eser el-Ezvan ve'l-Mekadir'dir. Bunu, 1063 yılında yazmıştır. Son yazdığı kitap ise Hakk'ul-Yakin kitabıdır. Bunu da 1109 yılında, yani vefatından bir yıl önce yazmıştır.

Allame'nin bazı eserleri şunlardır:

1- Bihar'ul-Envar: Hadis ve tarih ansiklopedisidir. Bu kitapta Kurân-ı Kerim'in birçok ayetlerini de tefsir etmiştir.

2- Mir'ât'ul-Ukul: Sıkat'ul-İslam Kuleynî'nin kitabının şerhidir.

3- Milaz'ul-Ahyar: Şeyh Tûsî'nin Tehzib kitabının şerhidir, 16 cilttir.

4- el-Feraid'ut-Tarife: Sahife-i Seccadiye'nin şerhidir.

5- Şerh-i Erbaîn Hadis: Seçme hadisler alanında yazıla gelmiş en güzel eserdir.

6- Hakk'ul-Yakin: İtikat konulu bir eser olan bu kitabın orijinal dili Farsça'dır. Bu konuda Allame'nin daha birçok

eseri vardır.

7- Zâd'ul-Maad: Amel ve duaların aylara göre dağılımını içeren bu kitap da Farsça'dır.

8- Tuhfet'uz-Zair: Ziyaret hakkındadır, orijinal dili Farsça'dır.

9- Ayn'ul-Hayat: Vaizler ve hikmetli sözler içerir. Ayetlerin yanı sıra mâsumların (a.s) da sözlerinden derlenmiştir,

Farsça'dır.

10- Sırat'un-Necat

11- Hilyet'ul-Muttakîn: İnsanların günlük olarak ve hayatları boyunca yapmaları gereken sünnet amelleri ve bunların âdâbını içerir.

12- Hayat'ul-Kulub: Peygamberler tarihi yanı sıra Ehl-i Beyt (a.s)'ın da hayatlarını konu alan bu kitap 5 cilt olup orijinal dili Farsça'dır.

13- Mişkat'ul-Envar: Hayat'ul-Kulub'un özetidir.

14- Cila'ul-Uyun: Ehl-i Beyt (a.s)'ın tarihini ve musibetlerini içerir; Farsça'dır.

15- İmam-ı Zaman Hz. Mehdi (a.s)'ın Tevkiat-ı Şerif'i, tercümesi ile beraber.

16- Özel hadislerin tercümesi, Tevhid-i Mufaddal gibi.

17- Duaların ve ziyaretlerin tercümesi hakkındaki kitapları büyük ziyaret ve sanat duası gibi.

18- Çeşitli mevzular hakkındaki risaleleri, çeşitli ayetlerin tefsirleri, birçok alimin hayatları ve hal tercümeleri.

Çok uzun ve sıkıcı olmasın diye biz bunların birçoğunun adını tek tek zikretmekten sakınıyoruz.

Allame'nin eserlerinde dikkatimizi çeken nokta şu ki, eserlerinin çoğu Farsça'dır. Bunun manası şu ki, hitap ettiği toplum Fars olduğu için onları hidayet ve irşat etmek için onların kendi dilleriyle konuşmuş ve kendi dilleriyle yazmıştır.

Vefatı

Allame'nin aydın ömrü, 73 yıl etrafına ışık tuttuktan sonra 27 Ramazan 1110 h.k. tarihinde İsfahan'da söndü ve cihan, bu büyük alimin feyzinden mahrum oldu. Allame öldüğü gün yarım kalan birçok işleri vardı ki daha onları tamamlayamamıştı. Bunlardan bazıları; Bihar'ul-Envar'ın tekmilesi, Müstedrek'ül-Bihar'dır.

Ama bu hak yolun yolcuları, seçilmişleri, alimleri, onun yolunu devam ettirdiler. Ne var ki bir alimin yerinde açılan boşluğu hiçbir şey ve hiçbir kimse dolduramaz.

 

ŞEHİD-İ SANÎ

Doğumu

Şia ulemasının önde gelen, saygın fakihlerindendir. Asıl adı Şeyh Zeynuddin b. Ali b. Ahmed Âmulî Cebaî olan ve Şehid-i Sanî lâkabıyla tanınan bu yüce fakih, 13 Şevval 911 (h.k)'de, ilim ve fıkıh ailesinde dünyaya gözlerini açmıştır.

Şianın parmakla gösterdiği, vücuduyla iftihar ettiği, İslamî ilimlerin enginliklerini en derin ayrıntılarıyla inceleyen, fıkıh ve içtihat alanında İslam Fıkhı'nın temel taşlarını oluşturan seçkin Şia ulemasından biri olan Şehid-i Sanî, semereli hayatı boyunca verdiği eserler bakımından eşine ender rastlanan fakihlerden biri olmuştur. Şehid-i Sanî, on birinci asırda yaşamış, hayatı boyunca bıkmadan usanmadan çaba göstermiş ve nitekim Âl-i Muhammed (s.a.a)'in fıkhını dünyanın çeşitli bölgelerine yaymayı başarmıştır.

Şehid'in Oğlu

Bu yüce şahsiyetin semerelerle dolu yaşantısının bereketlerinden biri de Maalim'id-Din fi'l-Usulgibi kıymetli bir kitabı İslam camiasına armağan eden saygıdeğer, alim ve araştırmacı yazar Allame Ebu Mansur Cemaluddin Hasan'ı yetiştirmiş olmasıdır.

Ebu Mansur'un yazdığı ve kısaca Maalim olarak bilinen bu kitap da tıpkı babası Şehid-i Sanî'niner-Ravzat'ül-Behiyye adlı eseri gibi asırlardır ilim merkezlerinde İslamî ilimler tahsil eden talebelerin vazgeçilmez ders kitabı olarak okutula gelmiş ve halen de okutulmaktadır.

Tahsili ve Seferleri

1- Şehid-i Sanî (r.a), babası Nuruddin Ali b. Ahmed'in nezdinde mukaddime derslerini okuduktan sonra Meys Kasabası'na giderek tahsiline orada, Şeyh Ali b. Abdulâli Meysî'nin (ö. 938 h.k) yanında devam etti. Allame Hillî'ye ait Şerai'ul-Ahkamİrşad ve Kavaid kitaplarını burada okudu. Tahsilinin devamı için buradan da çeşitli ülkelere yolculuk yaptı.

2- Şehid-i Sanî, daha sonra Kerek Nuh'a geçti. Nahiv ve Usul derslerini Câfer Kerekî'den aldı. Üç yıl Ceba'da ikâmet ettikten sonra 937 yılında oradan da Şam'a geçti. Büyük filozof ve aynı zamanda hekim olan Şeyh Muhammed b. Mekkî'den tıp, hikmet ve heyet dersleri aldı. Şeyh Ahmed Cabir'in derslerine katıldı. Tecvid alanında yazılan Şatibiye adlı kitabı onun yanında okudu. Sahih-i Müslim ve Sahih-i Buharî'yi de Şam'da, Şemsuddin Tûlûn'un nezdinde okudu.

3- Yorulmak bilmeyen bu yüce şahsiyet, 942 (h.k)'de Mısır'a doğru hareket etti. Burada da Arap Edebiyatı, Usul-u Fıkıh, Hendese, Maanî, Beyan, Aruz, Mantık, Tefsir vb. gibi çeşitli alanlarda on altı üstattan ders aldı.

4- Şehid-i Sanî, 944 (h.k)'de Şevval Ayı'nda Kâbe'yi, 946 yılında da Irak'taki mâsum imamların mukaddes türbelerini ziyaret etti. Bu seferlerin dışında, geri kalan zamanını doğum yeri olan Ceba'da geçiriyordu.

5- Hicrî 948 yılında Beyt'ul-Mukaddes'e giderek Şeyh Şemsuddin b. Ebu Latif Mukaddesî'den icazet aldı ve tekrar vatanına döndü.

6- Bu seferlerinin ardından o zamanlar Kostantina olarak bilinen bugünkü İstanbul'a seyahat etti. Kadı Asker Muhammed b. Muhammed b. Kadı Zâde Rûmî'ye on ilim içeren bir risale gönderdi. Bu mektubun ardından karşılıklı görüşmeler ve münazaralar oldu. Nitekim, netice olarak Kadı ona, "dilediği yerde ders verebilme yetkisi" verdi. Bunun üzerine Şehid (r.a), istihare ederek Bâlebek'teki Nuriye Medresesi'nde ders vermeyi tercih etti. Aynı

 

7- Şehid (r.a), Hicrî 953 yılında imamların mezar-ı şeriflerini ziyaret ettikten sonra tekrar kendi vilayetine geri döndü ve ölünceye dek orada kalmaya karar verdi.

Merciliği

Şehid-i Sanî, Bâlebek'te ders verdiği sürece ilmî şöhreti sayesinde artık mercî de olmuştu. Seçkin alimler ve ilim sevdalıları, bu yüce şahsiyetin ilmî ve ahlakî karakterinden feyiz almak için uzak diyarından yola çıkarak onu görmeye geliyorlar, onun sıcak nefesinden faydalanıyorlardı. Şehid-i Sanî, bu şehirde çok geniş bir öğrenci kitlesine ders veriyordu. Câferî, Hanefî, Şafiî, Malikî ve Hanbeli mezheplerine ait fıkıh ve akaid konularını çok iyi bildiğinden ve bu konulara herkesten daha vâkıf olduğundan her kesime hitap edebiliyordu. Hem fıkıhta, hem de akaitte çağdaş ve mutabık dersler verir, herkes kendi mezhebine göre ondan fetva alırdı.

Üstünlüğü

Ravzat'ul-Cennât kitabının yazarı Merhum Hunsarî, Şehid-i Sanî hakkında şöyle der:

"Şimdiye kadar Şia uleması arasında saygınlıkta, ilimde, anlayışta, titizlikte, programlı olmakta, üstat sayısının çok olmasında, zariflikte, maneviyat içerikli etkin söz söylemede, eserlerinin eksiksiz oluşunda onun kadar büyük ve seçkin birine rastladığımı hatırlamıyorum. Hatta, üstat Şehid-i Sanî'nin erdemini ilahî ahlaktan almış olması ve ilahî dergâha yakınlık makamına sahip olması, onun mâsumların izinden gittiğini ve mâsumlardan sonra gelen makama sahip olduğunu gösterir."

İş Hayatı

Şehid-i Sanî, ilmî ve fıkhı açıdan seçkin ve üstün bir kişiliğe sahip olmasına rağmen günlük ihtiyaçlarını karşılamak için bizzat çalışırdı. Hatta bu konuda, geceleri hava karardığında merkebine bindiği, şehirden uzaklaştığı ve odun toplayarak geçimini sağladığı da rivayet edilmiştir.

Üstatları

Şehid (r.a), onca seyahatleri süresince şehir şehir dolaşır, kendine en iyi şekilde faydalanabileceği seçkin üstatlar arardı. Bu nedenle beş mezhebe mensup İslam âlimlerinin en seçkinlerinden faydalandı. Şehid-i Sanî'nin faydalandığı başlıca üstatlar şunlardır:

1- Babası, Ali b. Ahmed Âmulî Cabaî (ö. 925)

2- Şeyh Ali b. Abdulâli Meysî (ö. 938)

3- Şeyh Muhammed b. Mekkî (hekim ve filozof)

4- Seyit Hasan b. Câfer Kerekî

5- Şemsuddin Tûlûn Dımeşkî Hanefî

6- Şeyh Ebul Hasan Bekrî

7- Şeyh Şemsuddin Ebu Latif Mukaddesî

8- Molla Hasan Curcanî

9- Şehabuddin b. Neccar Hanbelî

10- Zeynuddin Hurrî Malikî

Eserleri

Şehid-i Sanî'nin eserleri, tarihleri bakımından Ravz'ul-Cinan'dan başlar, er-Ravzat'ul-Behiyye'de de son bulur.

Gerçekten de Ravzat'ul-Behiyye, adında da belirtildiği gibi alim ve araştırmacıların ruhlarını tazeleyen, kaybettiklerini orada bulmalarını sağlayan, iman ve inanç baharı estiren mükemmel bir bahçedir.

Emel'ul-Âmul kitabında yazılanlara göre, Şehid-i Sanî şehit düştüğünde iki binden fazla kitabı vardı. Bunlardan iki yüz nüshası Şehid'in kendi hattıyla, diğerleri de başka âlimler tarafından kaleme alınmıştı. Kısaca, Şehid (r.a)'in bazı eserleri şunlardır:

1- Ravz'ul-Cinan fi Şerh-i İrşad'il-Ezhan

2- Mesalik'ul-Efham fi Şerh-i Şerai'il-Ahkam

3- el-Fevaid'ul-Amelliyye fi Şerh'in-Nefliyye

4- el-Mekasid'ul-İlliyye fi Şerh'il-Elfiyye

5- Menasik'ul-Hacc'il-Kebir ve Menasik'ul-Hacc'is-Sagir

6- er-Ravzat'ul-Behiyye fi Şerh-i Lümat'id-Dımeşkiyye

7- el-Bidayet-u fi İlm'id-Dirâye (Şehid-i Sanî, bu alanda böylesine mühim bir kitap yazan belki de ilk âlimdir.)

8- Temhid'ul-Kavaid'il-Usuliyye li Tefri'il-Ahkam'iş-Şer'iyye

9- Gunyet'ul-Kasidîn fi Istılahat'il-Muhaddisîn

10- Kitabun fi'l-Ahadis (Hasan b. Mahbub'un Meşiyha'sından seçilen bir çok hadis içerir.)

11- Risaletun fi'l-Ediyye ve Risaletun fi Âdab'il-Cumâ

12- Hakaik'ul-İman

13- Manzumet-u fi'n-Nahv (Şerhiyle birlikte)

14- Munyet'ul-Murîd fi Edeb'il-Mufid (Âdab'ut-Talim ve Mutaallim, eğitim ve öğretim hakkında fevkalade faydalı

bir kitaptır.)

15- Mesken'ul-Fuâd İnde Fıkhıl-Ehibbe ve'l-Evlad (Özetiyle birlikte)

16- Keşf'ur-Raybet an-Ahkam'il-Gıybet

Şehadet Müjdesi

Şeyh Bahaî'nin babası Şeyh Hüseyin b. Abdussamed Harisî şöyle der: Bir gün Şehid-i Sanî'nin yanına vardım.

Çok düşünceliydi. Niçin düşünceli olduğunu sordum, şöyle cevap verdi: "Kardeşim, öyle sanıyorum ki ben ikinci şehit (şehid-i Sanî) olacağım. Rüyamda Alem'ül-Hüda Seyit Murtaza'yı gördüm. Bir ziyafet sofrası açmış, Şia alimlerini başına toplamış, birlikte yemek yiyorlardı. Ben de onlara katıldığımda Seyit Murtaza ayağa kalktı ve bana hoş geldin deyip Şehid-i Evvel'in yanına oturmamı istedi."

Şahadeti

Şehid-i Sanî de fazilet sahibi diğer şehitler gibi gözünü dünya hırsı bürümüş, şahsi çıkarları peşinde olan bir dünya perestin kurbanı olmuştu. Olay, kısaca şöyle gerçekleşmiştir:

Ceba ahalisinden iki kişi, aralarındaki bir anlaşmazlığı çözmesi için Şehid-i Sanî'ye müracaat ederler. Şehid (r.a) de şer'î usullere göre aralarında hükmeder. Aleyhine hükmedilen kişi, bu hükme karşı gelerek Seydâ Şehri kadısına sığınır ve onun yanında Şehid-i Sanî'yi Şiîlik ve Rafizîlik'le suçlar. Kadı, hemen harekete geçerek durumu Osmanlı padişahı Sultan Selim'e bildirir. O da Şehid'i tutuklaması için birini görevlendirir. Ancak bu kimse, Şehit’i bulamaz. Sultan Selim, bir süre sonra da veziri Rüstem Paşa'yı görevlendirir ve ondan Şehit’i bulmasını, mezhebi hakkında bilgi almasını, Şia olduğu takdirde derhal tutuklayıp sarayına getirmesini ister.

Hemen harekete geçen Rüstem Paşa, onun hacca gittiğini öğrenir öğrenmez peşine takılır. Henüz Mekke'ye varmadan onu yakalar. Şehit (r.a), hac ziyaretinin sonuna kadar ondan mühlet ister. Rüstem Paşa bunu kabul eder ancak, daha sonra başkalarının kışkırtması sonucu o yüce zâtı şehit ederek kesik başını sultana götürür.

Sultan Selim, vezirinin bu işine çok kızar ve onu iyice azarlar. Nitekim Şehit’in kanı heder olmaz ve Seyit Abdurrahim Abbasî'nin telaşlarıyla Rüstem Paşa, gerçekleştirdiği bu büyük cinayet için ölüme mahkûm edilir.

Şia ulemasının önde gelen isimlerinden Şehid-i Sanî (r.a) Hicrî 966'da (Seyit Muhsin Emin'e göre de 965'te) şehit edilmiş, ne yazık ki şehadetinin ardından cesedi üç gün yerde kalmış ve üç gün sonra da denize atılmıştır.

 

ŞEHİD-İ SANÎ

Doğumu

Şia ulemasının önde gelen, saygın fakihlerindendir. Asıl adı Şeyh Zeynuddin b. Ali b. Ahmed Âmulî Cebaî olan ve Şehid-i Sanî lâkabıyla tanınan bu yüce fakih, 13 Şevval 911 (h.k)'de, ilim ve fıkıh ailesinde dünyaya gözlerini açmıştır.

Şianın parmakla gösterdiği, vücuduyla iftihar ettiği, İslamî ilimlerin enginliklerini en derin ayrıntılarıyla inceleyen, fıkıh ve içtihat alanında İslam Fıkhı'nın temel taşlarını oluşturan seçkin Şia ulemasından biri olan Şehid-i Sanî, semereli hayatı boyunca verdiği eserler bakımından eşine ender rastlanan fakihlerden biri olmuştur. Şehid-i Sanî, on birinci asırda yaşamış, hayatı boyunca bıkmadan usanmadan çaba göstermiş ve nitekim Âl-i Muhammed (s.a.a)'in fıkhını dünyanın çeşitli bölgelerine yaymayı başarmıştır.

Şehid'in Oğlu

Bu yüce şahsiyetin semerelerle dolu yaşantısının bereketlerinden biri de Maalim'id-Din fi'l-Usulgibi kıymetli bir kitabı İslam camiasına armağan eden saygıdeğer, alim ve araştırmacı yazar Allame Ebu Mansur Cemaluddin Hasan'ı yetiştirmiş olmasıdır.

Ebu Mansur'un yazdığı ve kısaca Maalim olarak bilinen bu kitap da tıpkı babası Şehid-i Sanî'niner-Ravzat'ül-Behiyye adlı eseri gibi asırlardır ilim merkezlerinde İslamî ilimler tahsil eden talebelerin vazgeçilmez ders kitabı olarak okutula gelmiş ve halen de okutulmaktadır.

Tahsili ve Seferleri

1- Şehid-i Sanî (r.a), babası Nuruddin Ali b. Ahmed'in nezdinde mukaddime derslerini okuduktan sonra Meys Kasabası'na giderek tahsiline orada, Şeyh Ali b. Abdulâli Meysî'nin (ö. 938 h.k) yanında devam etti. Allame Hillî'ye ait Şerai'ul-Ahkamİrşad ve Kavaid kitaplarını burada okudu. Tahsilinin devamı için buradan da çeşitli ülkelere yolculuk yaptı.

2- Şehid-i Sanî, daha sonra Kerek Nuh'a geçti. Nahiv ve Usul derslerini Câfer Kerekî'den aldı. Üç yıl Ceba'da ikâmet ettikten sonra 937 yılında oradan da Şam'a geçti. Büyük filozof ve aynı zamanda hekim olan Şeyh Muhammed b. Mekkî'den tıp, hikmet ve heyet dersleri aldı. Şeyh Ahmed Cabir'in derslerine katıldı. Tecvid alanında yazılan Şatibiye adlı kitabı onun yanında okudu. Sahih-i Müslim ve Sahih-i Buharî'yi de Şam'da, Şemsuddin Tûlûn'un nezdinde okudu.

3- Yorulmak bilmeyen bu yüce şahsiyet, 942 (h.k)'de Mısır'a doğru hareket etti. Burada da Arap Edebiyatı, Usul-u Fıkıh, Hendese, Maanî, Beyan, Aruz, Mantık, Tefsir vb. gibi çeşitli alanlarda on altı üstattan ders aldı.

4- Şehid-i Sanî, 944 (h.k)'de Şevval Ayı'nda Kâbe'yi, 946 yılında da Irak'taki mâsum imamların mukaddes türbelerini ziyaret etti. Bu seferlerin dışında, geri kalan zamanını doğum yeri olan Ceba'da geçiriyordu.

5- Hicrî 948 yılında Beyt'ul-Mukaddes'e giderek Şeyh Şemsuddin b. Ebu Latif Mukaddesî'den icazet aldı ve tekrar vatanına döndü.

6- Bu seferlerinin ardından o zamanlar Kostantina olarak bilinen bugünkü İstanbul'a seyahat etti. Kadı Asker Muhammed b. Muhammed b. Kadı Zâde Rûmî'ye on ilim içeren bir risale gönderdi. Bu mektubun ardından karşılıklı görüşmeler ve münazaralar oldu. Nitekim, netice olarak Kadı ona, "dilediği yerde ders verebilme yetkisi" verdi. Bunun üzerine Şehid (r.a), istihare ederek Bâlebek'teki Nuriye Medresesi'nde ders vermeyi tercih etti. Aynı zamanda, Kadı tarafından medresenin idare işi de ona bırakıldı.

7- Şehid (r.a), Hicrî 953 yılında imamların mezar-ı şeriflerini ziyaret ettikten sonra tekrar kendi vilayetine geri döndü ve ölünceye dek orada kalmaya karar verdi.

Merciliği

Şehid-i Sanî, Bâlebek'te ders verdiği sürece ilmî şöhreti sayesinde artık mercî de olmuştu. Seçkin alimler ve ilim sevdalıları, bu yüce şahsiyetin ilmî ve ahlakî karakterinden feyiz almak için uzak diyarından yola çıkarak onu görmeye geliyorlar, onun sıcak nefesinden faydalanıyorlardı. Şehid-i Sanî, bu şehirde çok geniş bir öğrenci kitlesine ders veriyordu. Câferî, Hanefî, Şafiî, Malikî ve Hanbeli mezheplerine ait fıkıh ve akaid konularını çok iyi bildiğinden ve bu konulara herkesten daha vâkıf olduğundan her kesime hitap edebiliyordu. Hem fıkıhta, hem de akaitte çağdaş ve mutabık dersler verir, herkes kendi mezhebine göre ondan fetva alırdı.

Üstünlüğü

Ravzat'ul-Cennât kitabının yazarı Merhum Hunsarî, Şehid-i Sanî hakkında şöyle der:

"Şimdiye kadar Şia uleması arasında saygınlıkta, ilimde, anlayışta, titizlikte, programlı olmakta, üstat sayısının çok olmasında, zariflikte, maneviyat içerikli etkin söz söylemede, eserlerinin eksiksiz oluşunda onun kadar büyük ve seçkin birine rastladığımı hatırlamıyorum. Hatta, üstat Şehid-i Sanî'nin erdemini ilahî ahlaktan almış olması ve ilahî dergâha yakınlık makamına sahip olması, onun mâsumların izinden gittiğini ve mâsumlardan sonra gelen makama sahip olduğunu gösterir."

İş Hayatı

Şehid-i Sanî, ilmî ve fıkhı açıdan seçkin ve üstün bir kişiliğe sahip olmasına rağmen günlük ihtiyaçlarını karşılamak için bizzat çalışırdı. Hatta bu konuda, geceleri hava karardığında merkebine bindiği, şehirden uzaklaştığı ve odun toplayarak geçimini sağladığı da rivayet edilmiştir.

Üstatları

Şehid (r.a), onca seyahatleri süresince şehir şehir dolaşır, kendine en iyi şekilde faydalanabileceği seçkin üstatlar arardı. Bu nedenle beş mezhebe mensup İslam âlimlerinin en seçkinlerinden faydalandı. Şehid-i Sanî'nin faydalandığı başlıca üstatlar şunlardır:

1- Babası, Ali b. Ahmed Âmulî Cabaî (ö. 925)

2- Şeyh Ali b. Abdulâli Meysî (ö. 938)

3- Şeyh Muhammed b. Mekkî (hekim ve filozof)

4- Seyit Hasan b. Câfer Kerekî

5- Şemsuddin Tûlûn Dımeşkî Hanefî

6- Şeyh Ebul Hasan Bekrî

7- Şeyh Şemsuddin Ebu Latif Mukaddesî

8- Molla Hasan Curcanî

9- Şehabuddin b. Neccar Hanbelî

10- Zeynuddin Hurrî Malikî

Eserleri

Şehid-i Sanî'nin eserleri, tarihleri bakımından Ravz'ul-Cinan'dan başlar, er-Ravzat'ul-Behiyye'de de son bulur.

Gerçekten de Ravzat'ul-Behiyye, adında da belirtildiği gibi alim ve araştırmacıların ruhlarını tazeleyen, kaybettiklerini orada bulmalarını sağlayan, iman ve inanç baharı estiren mükemmel bir bahçedir.

Emel'ul-Âmul kitabında yazılanlara göre, Şehid-i Sanî şehit düştüğünde iki binden fazla kitabı vardı. Bunlardan iki yüz nüshası Şehid'in kendi hattıyla, diğerleri de başka âlimler tarafından kaleme alınmıştı. Kısaca, Şehid (r.a)'in bazı eserleri şunlardır:

1- Ravz'ul-Cinan fi Şerh-i İrşad'il-Ezhan

2- Mesalik'ul-Efham fi Şerh-i Şerai'il-Ahkam

3- el-Fevaid'ul-Amelliyye fi Şerh'in-Nefliyye

4- el-Mekasid'ul-İlliyye fi Şerh'il-Elfiyye

5- Menasik'ul-Hacc'il-Kebir ve Menasik'ul-Hacc'is-Sagir

6- er-Ravzat'ul-Behiyye fi Şerh-i Lümat'id-Dımeşkiyye

7- el-Bidayet-u fi İlm'id-Dirâye (Şehid-i Sanî, bu alanda böylesine mühim bir kitap yazan belki de ilk âlimdir.)

8- Temhid'ul-Kavaid'il-Usuliyye li Tefri'il-Ahkam'iş-Şer'iyye

9- Gunyet'ul-Kasidîn fi Istılahat'il-Muhaddisîn

10- Kitabun fi'l-Ahadis (Hasan b. Mahbub'un Meşiyha'sından seçilen bir çok hadis içerir.)

11- Risaletun fi'l-Ediyye ve Risaletun fi Âdab'il-Cumâ

12- Hakaik'ul-İman

13- Manzumet-u fi'n-Nahv (Şerhiyle birlikte)

14- Munyet'ul-Murîd fi Edeb'il-Mufid (Âdab'ut-Talim ve Mutaallim, eğitim ve öğretim hakkında fevkalade faydalı

bir kitaptır.)

15- Mesken'ul-Fuâd İnde Fıkhıl-Ehibbe ve'l-Evlad (Özetiyle birlikte)

16- Keşf'ur-Raybet an-Ahkam'il-Gıybet

Şehadet Müjdesi

Şeyh Bahaî'nin babası Şeyh Hüseyin b. Abdussamed Harisî şöyle der: Bir gün Şehid-i Sanî'nin yanına vardım.

Çok düşünceliydi. Niçin düşünceli olduğunu sordum, şöyle cevap verdi: "Kardeşim, öyle sanıyorum ki ben ikinci şehit (şehid-i Sanî) olacağım. Rüyamda Alem'ül-Hüda Seyit Murtaza'yı gördüm. Bir ziyafet sofrası açmış, Şia alimlerini başına toplamış, birlikte yemek yiyorlardı. Ben de onlara katıldığımda Seyit Murtaza ayağa kalktı ve bana hoş geldin deyip Şehid-i Evvel'in yanına oturmamı istedi."

Şahadeti

Şehid-i Sanî de fazilet sahibi diğer şehitler gibi gözünü dünya hırsı bürümüş, şahsi çıkarları peşinde olan bir dünya perestin kurbanı olmuştu. Olay, kısaca şöyle gerçekleşmiştir:

Ceba ahalisinden iki kişi, aralarındaki bir anlaşmazlığı çözmesi için Şehid-i Sanî'ye müracaat ederler. Şehid (r.a) de şer'î usullere göre aralarında hükmeder. Aleyhine hükmedilen kişi, bu hükme karşı gelerek Seydâ Şehri kadısına sığınır ve onun yanında Şehid-i Sanî'yi Şiîlik ve Rafizîlik'le suçlar. Kadı, hemen harekete geçerek durumu Osmanlı padişahı Sultan Selim'e bildirir. O da Şehid'i tutuklaması için birini görevlendirir. Ancak bu kimse, Şehit’i bulamaz. Sultan Selim, bir süre sonra da veziri Rüstem Paşa'yı görevlendirir ve ondan Şehit’i bulmasını, mezhebi hakkında bilgi almasını, Şia olduğu takdirde derhal tutuklayıp sarayına getirmesini ister.

Hemen harekete geçen Rüstem Paşa, onun hacca gittiğini öğrenir öğrenmez peşine takılır. Henüz Mekke'ye varmadan onu yakalar. Şehit (r.a), hac ziyaretinin sonuna kadar ondan mühlet ister. Rüstem Paşa bunu kabul eder ancak, daha sonra başkalarının kışkırtması sonucu o yüce zâtı şehit ederek kesik başını sultana götürür.

Sultan Selim, vezirinin bu işine çok kızar ve onu iyice azarlar. Nitekim Şehit’in kanı heder olmaz ve Seyit Abdurrahim Abbasî'nin telaşlarıyla Rüstem Paşa, gerçekleştirdiği bu büyük cinayet için ölüme mahkûm edilir.

Şia ulemasının önde gelen isimlerinden Şehid-i Sanî (r.a) Hicrî 966'da (Seyit Muhsin Emin'e göre de 965'te) şehit edilmiş, ne yazık ki şehadetinin ardından cesedi üç gün yerde kalmış ve üç gün sonra da denize atılmıştır.

 

SEYİT AHMED BİN TÂVÛS

Doğumu

Seyit Cemaluddin, Ahmet bin Musa bin Cafer bin Tavus Hüseynî Hillî, 7. asrın (h.k.) en büyük âlimlerindendir.

Soyu

Onun soyunu belirten en açık şey, Seyit bin Tavus’un (İkbal kitabının yazarının) kardeşi oluşudur.

Onun büyük babalarından Şeyh Tûsî, Şeyh Veran bin Ebî Firas (Mecmua-i Veram'ın sahibi)'tır.

İbn-i Tâvûs ve Âl-i Tâvûs lakaplarını almalarının sebebi, büyük babaları Ebu Abdullah Muhammed bin İshak'ın yüz güzelliği ve yakışıklı oluşundan dolayı halkın onu tavusa benzetmesindendir.

Âl-i Tâvûs soyu, İmam Câfer Sâdık’ın (a.s) süt kardeşi Davut’a dayanır. Davut, o kimsedir ki zindandayken İmam Cafer Sadık (a.s) Ümmü Davut diye meşhur olan duayı (Recep Ayı'nın yarısındaki amellerden biridir) onun annesine öğretti ve bu vesile ile zindandan kurtuldu.

Ailesi

Âl-i Tâvûs ailesi Müslümanlar arasında elmas gibi parlayan bir ailedir. Onlarca parlayan yıldız insanları hayrete düşürmüş ve onları böyle bir soru ile karşı karşıya getirmiştir ki tek bir aile nasıl olur da bu kadar güzellik ve fazileti kendilerinde toplayabilir?

Azıcık bir araştırmayla çok kısa zamanda yirmiden fazla büyük alimin bu aileden çıktığını görüyoruz. Seyit Raziyuddin Ali (İkbal kitabının sahibi) ki oğulları Muhammed ve Ali, onlara Keşf'ul-Muhce kitabını yazmış ve her birinden çok çok kıymetli eserler bırakan âlimler.

Lider Kişiliği

Bu çok kıymetli ailenin üstünlüklerinden biri de lider insanlar olmalarıdır. Abbasîler döneminde Nakabet-i Talibiyan, kendi zamanının seyitlerinin liderliğini taşıyordu. Onların arasındaki sorunları hallediyordu ve onların arasında en emin olarak tanınıyordu. Bu makamın en başta gelen şartı fakih ve müçtehit olmak idi.

Bu makamın yüceliğinde Seyit bin Tavus’un bu makamla övünmesi yeterlidir. Bu makam, kaç nesil onların soyunda devam etti.

Büyüklerin Sözleri

Seyit Ebul Fazail'in makamı o kadar büyüktür ki herhangi büyük onun adı geldiğinde tazim ederek eğilir.

Bunun adını zikreden müellif ve yazarlar onu övmeden geçememişlerdir.

Tüm büyük ulemanın şahadetine göre Seyit Ahmet bin Tavus çeşitli ilimlerde zirvede idi. O, çeşitli ilimlerin en yüce noktasına varmıştı. Bu ilimlerden fıkıh, usul-u fıkıh, kelam, şiir, edebiyat vb...

Seyit Musa bin Câfer'in dört oğlu olmasına rağmen, çoğu zaman Seyit Ali ve Seyit Ahmet (r.a) bir arada zikrolunur ve Seyit Ahmet, Seyit Ali'nin ardından zikredilir. Seyit Ali'nin makam ve menzilesini idrak eden Seyit Ahmet’i de rahat tanıyabilir.

Üstatları

Seyit Cemaluddin bin Tâvûs'un üstatlarından bazıları şunlardır:

1- Şeyh Necibuddin bin Nima Hillî

2- Şeyh Yahya bin Muhammed Suravî

3- Seyit Fahhar bin Maad Mûsevî

4- Seyit Ahmed bin Yûsuf Alevî

Talebeleri

En büyük öğrencilerinden bazıları şunlardır:

1- Allame Hillî

2- Hasan bin Davut Hillî (Rical-ı İbn-i Dâvud kitabının yazarı)

3- Seyit Abdulkerim bin Tavus (büyük oğlu)

Eserleri

Seçkin öğrencisi Seyit kendi kitabında Rical kitabında üstadın 82 tane eseri olduğunu yazar. Bu kitaplar muhtelif dallarda kaleme alınmış, ancak, maalesef birçoğu bize ulaşmamıştır.

Başlıca eserleri şunlardır:

1- Bina'ul-Makalet'il-Fatimiyye fi Nakz'ir-Risalet'il-Osmaniyye

2- Milaz-u Ulema'il-İmamiyye (fıkıh konulu)

3- el-Fevaid'ul-Udde (usul-u fıkıh konulu)

4- es-Sakıb'ul-Musahhar alâ Nakz'il-Muşeccer (usul-u din konulu)

5-er-Ruh (İbn-i Ebil Hadid'e reddiye)

6- Şevahid'ul-Kurân

7- Büşra'l-Muhakkikîn (fıkıh konulu)

Seyit Ahmet bin Tavus, rivayetleri sahih, muvassak, hasen ve zayıf olarak dört kısma ayıran ilk âlimdir. Bu görüş, Allame Meclisi’nin (r.a) zamanına kadar kabul gördü. Allame Meclisi, buna birkaç kısım daha ekleyerek dokuz kısma kadar genişletti.

Vefatı

Seyit Ahmet bin Mûsa pür bar bir ömür geçirdikten sonra ki hepsini nefsi tezkiyede, halkı hidayet etmede, Ehl-i Beyt (a.s)'ın adını yüceltmede geçirmişti. 673 h.k. tarihinde Hille'de gerçek mâşukuna kavuşmak üzere gözlerini dünyaya ebediyen kapadı. Mültecilerin sığınağı ve kerametler kapısı olan mukaddes kabri Hille Kenti'nde meşhurdur. Peygamber ve soyunu sevenler, sürekli o seyidin ziyaretine giderler.

Seyit Ahmet bin Tâvûs'un şerefli kabri, yıllarca unutulduktan sonra yeniden ziyarete açıldı. Yeniden ziyarete açılma hikâyesi şöyledir. Allah'ın salih kullarından birisi onun kabrinin yanında gördüğü bir rüya ile Ehl-i Beyt dostlarının yüzüne açıldı.

 

Şeyh Murtaza Ensari (Ö. H. 1281)

 

Şeyh Ensari gerçi el-Mekasib adlı kitabında velayetin mutlak olmadığını söylüyor, ama aynı zamanda da şöyle diyor: “Velayet-i fakih meşru olduğu kesin olan hususlarda sabittir.”[1]

Şeyh Ensari Kitab’ul Kaza’da, Masum İmam (a.s) ile ilgili işleri, şahsi görevi olan işler ile üzerinde velayeti bulunan şeyler diye ikiye ayırdıktan sonra şöyle diyor: “Birincisi Masum İmam’ın (a.s) kendi zamanıyla ilgilidir. Ama ikincisi tüm zamanları kapsamaktadır.” Ardından fakihlerin Masum İmam (a.s) tarafından tayininin ikinci kısımla ilgili olduğunu belirtmekte ve fakihlerin velayetinden; gaybet dönemindeki hükümetleri diye bahsetmektedir.[2]

 


[1] Şeyh Murtaza Ensari, el - Mekasib, s. 154

[2] Şeyh Murtaza Ensari, Kitab’ul Kaza ve’ş Şehadet, s. 243, 244

 

Cevahir’in Sahibi Şeyh Muhammed Hasan Necefi, (Ö. H. 1266)


 

 

Cevahir sahibi de velayet-i fakihin genel oluşu hakkında şöyle yazmaktadır: “Fıkıh bablarında ashabın amel ve fetvasından velayet-i fakihin umumiyeti anlaşılmaktadır. Belki de onlara göre bu kesin, zaruri ve açık meselelerden biriydi.[1]

Hakeza şöyle demiştir: Benim görüşüme göre Allah fakihe itaati, ulu’l emr olarak bizlere farz kılmıştır. Bunun delili de fakihin hükümetinin delili, özellikle de Sahib’ul Emr’in (af) rivayetidir.[2] Elbette fakihin velayeti şeriatın hüküm veya mevzusunda bir müdahalenin olduğu veya şer’i hükümlere özgü oluşu iddiasının icma-i mürsel ile red edildiği her şeyde geçerlidir. Zira fakihler velayet-i fakihi çeşitli yerlerde beyan etmişlerdir. Bütün bu yerlerde hükümet delillerinin mutlak oluşu dışında bir delil mevcut değildir. Bu konuyu teyid eden bir husus da İslam toplumunun toplumu idare için fakihe olan ihtiyacının, şer’i hükümlerde fakihe olan ihtiyacından daha çok oluşudur.”[3]

Velayet-i fakihin alanı hakkında ise şöyle yazıyor:

İmam’ın (a.s) “Şartları haiz fakih hakkında genel olarak” ben onu size hakim kıldım.” sözü, zahirinden anlaşıldığı üzere şartları haiz fakihin genel velayetine delalet etmektedir. Ayrıca İmam’ın (a.s) “Hadis ravileri benim sizin üzerinizdeki hüccetimdir ve ben de Allah’ın hüccetiyim.” sözü de açık bir şekilde fakihin geniş yetkilerine delalet etmektedir. Bu yetkilerden biri de hadleri icra etmektir. Velhasıl hadleri ikame etmek ve icraya sokmak gaybet günlerinde de farzdır. Zira birçok hususlarda Masum İmam’ın (a.s) niyabeti, şartları haiz fakih için sabit ve geçerlidir.

Fakih; siyasi ve toplumsal kanunlarda Masum İmam’ın (a.s) sahip olduğu konumdadır. Bu açıdan İmam ve fakih arasında hiç bir farklılık yoktur. Bu konu görüş sahipleri ve fakihler arasında hal olmuştur. Kitapları gaybet döneminde imam’ın naibi olan hakime müracaat örnekleriyle doludur. Eğer fakihler Masum İmam (a.s) adına genel niyabet makamına sahip olmazlarsa, Şia ile ilgili tüm işler iptal edilir. Bu yüzden fakihin genel velayeti hakkında vesveseli sözler ifade edenler fıkhın tadını almamış, Masumların sözünün anlam ve şifresini çözememiş, “Fakihi hakim, halife, kadı, hüccet... kıldım” diyen İmamlar’ın sözünü derk edememişlerdir. Oysa bu ve benzeri sözler bizlere imamların maksadının kendileriyle ilgili birçok hususta, Şiilerin işlerinin gaybet döneminde fakih vesilesiyle düzene koyulması olduğunu ifade etmektedir. Bu yüzden Selar b. Abdulaziz, Merasim adlı kitabında imamların bu işleri fakihlere havale ettiğine yakin etmiştir... Velhasıl fakihin genel velayet konusu, hiç bir delile ihtiyaç duyulmayacak kadar açıktır.[4]

Rivayetin zahiri de fakihin genel olarak tüm yetkileriyle Masum (a.s) tarafından niyabet hakkına sahip olduğuna açıkça delalet etmektir. Bu aynı zamanda, “Ben onu size hakim kıldım.” diyen İmam’ın sözünün de gereğidir. Yani ben onu yargı ve velayet işi ile ilgili tüm hususlarda veli ve tasarruf sahibi kıldım. Dolayısıyla“Meydana gelen olaylarda hadislerimizin ravilerine (fakihlere) müracaat edin. Zira fakihler benim sizler üzerindeki hüccetimdir ve ben de Allah’ın hüccetiyim.”[5] diyen İmam-ı Zaman’ın (a.s) sözünün gereği de budur. İmam’ın (a.s) bu sözden maksadı şudur: Fakihler benim hüccet olduğum her şeyde sizlere hüccettir. Elbette özel bir delilin istisna ettiği durumlar bunun dışındadır. Bu fakihin özel bir takım hükümlerde fakih olmayan birini yargı makamına tayin etmesi ile de çelişki içinde değildir. Bu rivayet ve genel velayet makamı esasınca müçtehit mukallidini, mukallid olan halk arasında helal ve haramı ile ilgili fetvalarıyla hükmetmesi için yargı işine tayin edebilir. Böyle birinin hükmü, müçtehidin hükmü, müçtehidin hükmü, İmamlar'ın (a.s) hükmü de Allah’ın hükmüdür. Bu konu, Vesail ve diğer kitaplarda ilgili rivayetleri dikkatlice inceleyen kimseler için çok açıktır, hatta kesin bir husustur.[6]

 


[1]-  Muhammed Hasan Necefi, Cevahir’ul Kelam, s. 16, s. 178.

[2] - Şeyh Hur Amili, Vesail’uş Şia, c. 18, s. 101 (Kitab’ul Kaza, Ebvab - u Sifat’ul Kadı, 9 - 11. Bölümler).

[3] - Muhammed Hasan Necefi, Cevahir’ul Kelam, c. 15, s. 421 - 422.

[4] - Muhammed Hasan Necefi, Cevahir’ul Kelam, c. 21, s. 395 - 397.

[5] - Bak. El - Hurr’ul Amıli, Vesail’uş Şia, c. 18, s. 101 (Kitab’ul kaza, ebvab - u sıfat’il kadı, 9 - 11. Bölümler.

 

Seyyid Muhammed Bahr’ul Ulum (Ö. H. 1326)

Bahr’ul Ulum velayet-i fakih delillerinin velayetin genel olduğuna delalet edip etmediğini inceledikten sonra şöyle diyor: “Burada önemli olan husus velayet-i fakih delillerine bir göz atmaktır. Bu deliller velayetin genel olduğuna delalet etmekte midir veya etmemekte midir? Cevap olarak şöyle diyoruz: İslam toplumunun ve tüm halkın yönetimi İmam’ın (a.s) uhdesindedir. Bu da insanların kendi maslahatına olan bir hususta İmam’a (a.s) müracaat etmesine neden olmaktadır. Ahiret, dünya, zarar ve fesadı def etme gibi işlerde ona müracaat etmektedirler. Nitekim her millet bu gibi işlerinde kendi liderlerine müracaat etmektedir. Şüphesiz bu da gerçekleşmesi İslam’ın hedeflerinden biri olan İslam düzeninin güçlenmesine sebep olmaktadır. Bu yüzden İslam düzenini korumak için İmam (a.s) ilk önce kendine bir hedef tayin etmelidir. Bu da şartları haiz olan bir fakihten başkası olamaz. Bunu, “Olaylarda hadislerimizin ravilerine (fakihlere) müracaat ediniz.” gibi bazı rivayetlerden istifade etmek mümkündür. Bunun yanı sıra fakihler fakihe müracaat edilmesi hususunda görüş birliği içindedirler. Oysa bu gibi hususlarda özel bir rivayete sahip değildir. Onlar velayet-i fakihin genel oluşundan akıl ve nakil deliliyle böyle istifade ettiler ve bu konuda ki icma nakli de istifaze[1] haddini aşmıştır. Allah’a şükürler olsun ki konu oldukça açıktır ve bu konuda hiç bir şüphe mevcut değildir.[2]

 


[1] - İstifaze çokluk anlamındadır. Çeşitli şahıslarca nakledilen rivayet ve icmaya haber-i mustefiz veya icma-i menkul i Mustefiz demektedir.

[2] - Seyyid Muhammed Bahr’ul Ulum, Bulget’ul Fakih, c. 3, s. 221 ve s. 232 - 234.

 

Ayetullah Burucerdi (Ö. H. 1382)

Ayetullah Burucerdi velayet-i fakihi insanların müptela olduğu hususlar için açık ve belli bir iş saymakta ve bu konuda Ömer b. Hanzala’nın makbul rivayetine dahi ihtiyacın olmadığını ifade etmektedir.

Velhasıl bu dediklerimiz esasınca insanların genelinin müptela olduğu böylesine önemli işleri yerine getirmek için adil bir fakihin tayin edilmiş olmasının hiç bir sakıncası yoktur. Bunu ispat etmek için İbn-i Hanzala’nın makbul rivayetine bile gerek yoktur. Gerçi onu da bunun şahitlerinden biri saymak mümkündür.”[1]

 


[1] - Kitab’ul Bedr’uz - Zahir, Takrirat-i Ayetullah Burucerdi, s. 52.

 

 

Ayetullah Şeyh Murtaza Hairi (Ö. H. Ş. 1362)

Ayetullah Hairi tevki-i şerif’i[1] Velayet-i Fakih’in delillerinden biri saymakta ve şöyle yazmaktadır: “İmam-ı Zaman’ın (a.f) tevki-i şerifi velayet-i fakihin delillerinden biridir. Bu da fakihe (Cuma namazını kıldırması için) yeterlidir. Tevki-i şerifin senedini “İbtiga’ul Fazilet” adlı kitapta izah ettik. Bu rivayeti delil saymada, sorunun icmal olduğuna itiraz edilmiştir. Bu itiraz merduttur. Zira rivayetin alt bölümü mutlaktır ve tümel kaideyi beyan makamındadır. Sorunun icmal oluşu bir problem oluşturmamaktadır. Dolayısıyla eğer sorulan şey yeni olaylar ise bu rivayetin genel oluşuna zarar vermez. Zira rivayetin alt bölümü geneldir ve de hükmü genelleştirmektedir. Bu rivayetin delil olması ise şöyledir: Fakih, İmam tarafından hüccet sayılmıştır. İmam tarafından hüccet olmanın anlamı ise örf nezdinde İmam’a müracaat edilmesi gereken tüm hususlarda fakihe de müracaat edilmesi gerektiğidir. Bu konuda fakih de merci ve hüccettir.”[2]

 


[1] - Hz. Mehdi’nin mektuplarını (çev.)

[2] - Murtaza Hairi, Salat’ul Cum’a, s. 144.

Paylaşım :
Mail Yazdır Yorum Yaz 0 Yorum
28-06-2012 11:33 - 976 Okunma
Caferider Web TV
Video Galeri
Foto Galeri
Yazarlar Tümü
Çayan Uludağ
O kadar insansınız ki gözlerim yaşarıyor...
Abdullah Turan
İmam Mehdi'nin Dünyaya Geldiğini İtiraf Eden Ehl-i Sünnet Âlimleri
Hamit Turan
İmam Ali (as)'den Bizlere
Av. Sinan Kılıç
İslam’ın Ortaçağı mı?
Kasım Alcan
Hiç olmazsa dünyanızda özgür kişiler olun
Namık Kemal Zeybek
Osmanlı'da Alevi Katliamı
Orhan Kiverlioğlu
Biz büyük devlet iken
Seyyid Ahmedi Safi
Tüm Müslümanları ilgilendiren önemli sorun
Musa Ayaztekin
Muta Nikahı Nedir, Ne Değildir?
Hüseyin Çaça
Kerbela Hadisesi-1-
Şirali Bayat
Lübnan Gezi Notları -3 -
24-10-2014 | Ana Sayfa | Ana Sayfam Yap | Sitenize Ekleyin | Künye | Foto Galeri | Video Galeri | Yazarlar | İletişim | RSS
CaferiDer ® 2012  
Sitede bulunun içerikler ve analizler kaynak gösterilerek alıntılanabilir Tasarım & Yazılım : Network Yazılım